21 Aralık 2008 Pazar

Gece Yarısı Muhafızları *

İçinde bulunduğum andan itibaren, tam olarak ne yapmam gerektiğini ve ne yapabileceğimi kestirmeye çalışmaktan vazgeçiyorum. Sanki deneyeceğim her kaçış, faydasız ve sonuçsuz olmakla kalmayıp beni daha beter bir rezaletin eşiğine sürükleyecekmiş gibi geliyor. Çırpınmak anlamsız, küçük budala cüce çoktan boğulmaya başladı bile! Hiç bir geminin geçmeye tenezzül bile etmeyeceği bir okyanusta, azgın dalgaların pençesine düşmüş, çaresiz bir zavallıdan farkım yok. On beş yıllık yazarlık kariyerimin böyle köhne bir yerde sona ereceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Son olarak işime olan saygım gereği, son görevimi yapmaya ve burada yaşadığım dehşet verici olayları yazmaya karar verdim.

Bu kokuşmuş zindana geleli iki hafta bile olmadı fakat son on gündür yaşadıklarım beni fazlasıyla yıprattı. Deliliğin sınırlarındayım! Oysa ki buraya tek geliş amacım, yalnız kalıp; yeni romanım için biraz malzeme elde etmekti. Ha ha! Böyle lanet olası bir zindandan ne elde edilir ki? Eğer söz konusu öykü, bir mahkumu anlatıyorsa elbette ki böyle bir zindanda bir ay geçirmek çokça işe yarayabilir. Tamam, hiç bir zaman mükemmel bir yazar olamamış olabilirim ama bu ileride de olamayacağım anlamına gelmez. Mükemmel bir yazar, aynı zamanda çok iyi bir gözlemcidir denilmiyor mu hep? İşte romanım için çok iyi gözlemler yapabileceğim bir yer! Ne yer ama... Evet, biliyorum; bunun için ancak çılgın yada koca bir aptal olmak gerekiyor. Sanırım ben hepsiyim. Belki de burada geçirdiğim iki hafta sonrasında bu hale geldim, kim bilir?
Doğru, bunu kimse bilemez.

Burada dış dünya ve dünyalılar ile tüm bağlantım kesili. Kimseyle görüşmüyor ve konuşmuyorum. Bana her öğün bozulmuş yemekler -yemekler gerçekten berbat- getiren gardiyanımı bile... Yemek artıklarımı odanın bir köşesine yığdım, o lanet herifi elime geçirdiğimde hepsini o koca ağzına tıkmayı planlıyorum! Keşke benimle hiç bir şartta muhatap olmaması konusunda onu bu kadar sıkı tembihlemeseydim. Adamın görebildiğim tek organı elleri! O da hantal demir kapının altındaki küçük pencereden yemek tepsisini itelerken sadece... Kocaman kıllı ve bir insana yakışmayacak kadar tiksindirici elleri var! Son bir kaç gündür birileriyle konuşmaya ihtiyaç duymaya başladım. Herifin elleri umurumda bile değil. Bir dili, bir ağzı ve bunları kullanabilmek için de bir beyni varsa kafi... Neler saçmalıyorum!? Sanırım bu hastalıklı ve iğrenç zindan, etkisini sandığımdan daha erken gösteriyor. O yalnızlık ve karanlık korkusu denilen illet ile karşı karşıyayım.

- İşte bir tane daha! Bu ahmak gölgeler ne zaman yorulacaklar! Lanet şeyler! Defol! Defolun burdan!

Bugünden itibaren olanları yazmaya devam etsem iyi olacak. Belki buradan çıkınca -ki umarım o günleri görebilirim- ileride "Zindan Günlüğü" adıyla bir kitap basar ve istediğimden daha meşhur olabilirim. Aslında bu fikri unutsam iyi olur, çıldırmış bir yazarın deli saçmalarına kim inanır ki! Kesinlikle kendime saklamalıyım bunları, yoksa bir zindandan çıkıp, başka bir zindana girmek zorunda kalabilirim. Tarihte de böyle olağanüstü iddialarda bulunanan pek çok hisli yazarın hapse tıkıldığına şahit olmuşumdur. Sanırım bir yazar için, yazmak kadar içini rahatlatabilecek başka da bir uğraş yoktur.

- Aa hayır! Kodesi boylamak istemiyorum! Ama sırf şu budalaları yok etmek için bunu göze alabilirim!

Bu lanet gölgelerin gündüz oyunları daha masumane neyse ki... Yoksa bu on metrekarelik alanda korkudan ölebilirim. Bulunduğum rutubetli odada güveli bir yatak, üzerinde her an sönecekmiş gibi duran gaz lambasıyla beraber ahşap bir masa ve sandalye dışında hiç bir şey yok - şu hastalıklı gürültülerin geldiği paslı su borularını ve her gece tuhaf gölgelerin oynaştığı dışarıya bakan yedi sekiz santim genişliğindeki parmaklıkları saymazsak... Kanlı mizah dedikleri tam da bu olsa gerek!

Esasında tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum. Her türlü itirazına rağmen, aylarca süren ısrarlarıma dayanamayıp yaptığı küçük araştırmalar sonucu, şehre uzak ve kimsenin bilmediği bu terkedilmiş lanet yeri keşfeden eski asistanım dışında kimsenin de bilmediğine eminim. Zannediyorum şehir merkezine iki saat uzaklıkta, yaklaşık yarım asırdır kullanılmayan bir şatonun zindanındayım. Buraya gelirken gözlerimi bağlamasını istemiştim, çünkü olası bir sıkılma ve kaçma eğilimine karşın önlem almalıydım. Burada bir ay geçirmeyi kafayı koydum. Artık bu gece yarısı beliren gölgelere karşı direnişim, yazarlık ideallerimin üzerine geçti. Bu savaşı kazanıp, bu kahrolası zindandan alnımın akıyla çıkacağım. Evet içinde bulunduğum durumun başka bir izahı olamaz. Ben buna savaş diyorum. Çünkü bunu onlar istedi. Sabrımın sınırlarını ölçüyorlar sanki!

- Hey kesin şu lanet sesi! Size diyorum aptal gölge yığınları!

Son on gündür yaşadığım olayların en ürpertici olanlarından sonuncusunu önceki gece yaşadım. Saatin gecenin kaçı olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok, ama hava kararalı bir hayli olmuştu. Gaz lambasının loş ışığında kağıda bir şeyler karalıyordum. İnsan burada hiç olmadığı kadar sıkılabiliyor. Zaten sıkıntıdan tek yaptığım yazmak. Gerçi yapabileceğim alternatif şeyleri sorsanız size "hiçbir şey" diyebilirim rahatlıkla. Yazmaktan başka seçeneğim yok! Öyle gerginim ki neredeyse yazma yeteneğimi de kaybedeceğim diye endişeleniyorum, şimdilik hala ellerim tutuyor.

O gece masa başında biraz oyalandıktan sonra uykumun geldiğini farkettim. Zaman kavramım olmadığı için kesin yatağa giriş saatimi bilmiyorum, ama sanırım yattıktan yaklaşık bir kaç saat - belki de bir kaç dakika- kadar sonra borulardan gelen gürültülerin dehşet verici bir şekilde çoğalmasıyla uyandım. Bunlar, basit su boruları olmalarına rağmen, çıkardıkları uğultulu ve korkunç sesler sayesinde korkularımın rahmi haline gelmişlerdi. Sesler, borunun zemine gömülü olan giriş kısmından başlayıp giderek yükseliyor, tüm odayı dolaşıyormuşçasına her köşeyi hakimiyeti altına alıyor ve borunun bitimine dek sürüyordu. Borunun son bulduğu yer parmaklıların hemen dibinde olduğu için, bu iğrenç operadan sonra borudan süzülerek çıkan biçimsiz siluetleri gördüğümde ise daha da ürktüğümü inkar edemem. Boruların ne denli ince olduklarını bilmesem içlerinde barınan, sabırsız ve zalim zombi ordusu olabileceğini düşünebilirdim. Ayrıca o kaçak gölgelerin oynaşmalarına şahit olduktan sonra madde-bedenlerinin olmadığını iyice idrak ettim. Yaklaşık on gündür her gece bu korkunç operaya gönülsüz bir şekilde seyirci oluyorum. Bana bir zarar vermediler şimdiye kadar, ama ya bundan sonra?

Yerli halkın dediklerine göre bu terkedilmiş şatoda, Madam Medeleine adında bir ihtiyar yaşamış. Kadın Fransız asıllı bir dükün karısıymış, kocasını İkinci Dünya Savaşı'nda kaybettikten sonra üç çocuğuyla birlikte bu şatoya yerleşmiş. Fakat yerleştikten çok kısa bir süre sonra kocasının alacaklıları olduğu ileri sürülen kişiler tarafından vahşice katledilmişler. Görgü tanıkları, bir gece yarısı beş kişiden oluşan bir grup barbarın, eve zorla girip katliam çıkarttıklarını söylemişlerdi. Şatodan gelen gürültülerin o kadar kulak tırmalayıcı ve tarifsiz olduğu söyleniyordu ki yerlilerin insanlık dışı bir şeylerin varlığına inanmalarına sebep olmuştu. Sabaha karşı gelen askerler, şatonun her tarafını titizlikle aramalarına karşın üçü çocuk, biri kadın olmak üzere dört insan leşinden başka bir şey bulamamışlardı. Evde yaşayanların ne şekilde ve nasıl öldürüldükleri asla tespit edilememişti. Yılların geçmesiyle birlikte bu terkedilmiş şato, halkın korkulu rüyası haline gelmişti. Çevredekilerin inanışına göre, yarım asır önce evdekileri katleden beş adamın ölümsüz ruhları, her akşam gece yarısında ortaya çıkıyor ve şatonun muhafızlığını yapıyorlardı, yerli halktan ya da yabancılardan kimse şatoya yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Ve zaten benden önce de, yarım asırdır kimse böyle bir çılgınlığa kalkışmamış. Evet ben bir çılgınım! Bu gölgeler ve sesler beni çıldırtmaya yetti de arttı. Zindanın hastalıklı havasından bahsetmiyorum bile...

Önceki gece, o uğultulu gölgelerin parmaklıklardan kaçıştıklarını gördükten sonra "gittiler ve bir daha gelemeyecekler..." şeklinde bir düşünceyle biraz olsun rahatlayabilmiştim ki, dün gece şahit olduğum dehşet verici bir diğer olay tüm sanılarımı tam tersine çevirdi.

Vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı. Dolunay tüm geceyi yarıyordu sanki ve ayın ışıkları her zamankinden daha fazla aydınlatıyordu zindanı. Gaz lambasını -geldiğimden beri ilk kez- söndürerek yatağıma geçtim. Son bir haftadır yaşadığım garip olaylara bir açıklama getirmeye çalıştım. Benim yerimde bir başkası olsa çoktan sıyırmıştı herhalde. Diğerlerinden daha güçlü ve iradeli olduğum hep söylenirdi ama böyle bir sınamaya tabi tutulacağımı hiç düşünmezdim. Ama bunu ben kendim istedim. Tüm olanlar ve olacaklar için her sorumluluk bana aitti. Buraya girmeden önce buna dair bir belge imzalatmıştı bana asistanım. Ayrıca bu köhne şatonun, kokuşmuş zindanında bir dakika bile geçirmek pek de akıl karı değildi çevre sakinlerince. Yerli halkın tarif edemediği insanlık dışı sesleri düşünüyordum da, neden tüm bu tüyler ürpertici anlatımlara rağmen inanmamak için inatla direndim ki?!

O gece uyumak gibi bir niyetim yoktu, yastığa başımı koydum ve gözlerimi, parmaklıklardan sızan ay ışığının aydınlattığı tavana diktim. Düşünceler zinciriyle geçen zamanın bir an sonrasında, olağan dışı olarak gaz lambasının ışığının masaya vurmasıyla irkildim. Zayıf sarı ışık, üzerinde kalemimin bulunduğu, gelişi güzel bırakılmış not defterimin artık boş olmayan sayfalarını aydınlatıyordu yalnızca. Lambanın nasıl kendiliğinden yandığı ve ışığın neden sadece kağıdı aydınlattığı hakkındaki merakım; kalemimin kendiliğinden hareketlendiğini görmemle tamamiyle bir korkular zincirine dönüştü. Kalemin her bir harf darbesiyle tahta masadan gelen hırıltılar ve varla yok arası gölgelerin ürkütücü oynaşmaları da tarif sınırlarının dışındaydı. Dehşetle yerimden fırladım. Masaya doğru bir kaç adım atmamla, yazılanları okuyup, kendimi yatağa atmam bir oldu. Lanet olsun ki yazılar; bir zamanlar üzerinde uzun müddet araştırma yaptığım eski bir uygarlığın diline aitti ve lanet olsun ki o dili biliyordum. Onları hiç anlamamış olmayı tercih ederdim.
"Est indupedita quademe exuiel in culpa,
Quoque illam suis ipse suae mutamus fatalibus..."

Yorganı başıma çekmeme rağmen gürültüler dinmiyordu, o iğrenç sesler öylesine derin ve oda öylesine yoğundu ki çığlığı basmamak için yastığımı ağzıma dayamayı akıl edebildim sadece. Üstelik olağanüstü bir gücün yönlendirdiği kalemin yazdıklarını okuduktan sonra akıl sağlığımın eskisi gibi olmayacağından hiç şüphem yoktu.

Şimdiyse o hastalıklı gecenin ardından sabaha kavuşmanın minnetini duyuyorum. Hava aydınlanalı çok oldu ama iri elli gardiyanım hala kahvaltımı getirmedi, oysa ki parmaklıklardan sızan güneşe göre vakit öğleyi çoktan geçmiş olmalı. Dünden beri açım! Acaba şu pis kokuların yükseldiği yemeklerin artıklarını mı... hayır, hayır... Yoksa o ölümcül gölgelere gerek kalmadan, kokudan yada açlıktan da ölebilirim yakında. Berbatlar, midemin sırtıma yapışmasını yeğlerim. Şu kahrolası gardiyan! Buradan bir çıkayım, tüm bunların hesabını soracağım ona! Ama öncelikle buradan nasıl çıkacağımı düşünsem iyi olacak.

İki gündür gırtlağım patlayana kadar bağırıp çağırıyorum ama ne duyan var ne de gelen. Bu gidişle kendi mezarımı kazmak zorunda kalacağım. Aslında bu illet zindana gelmekle çoktan kazmış olmalıyım. Evet evet, kesinlikle gitmeliyim bu kahrolası yerden. Tamam, korkularımla savaşmayı göze alamıyorum daha fazla. Çünkü o gece okuduklarımı sadece ben biliyorum ve o uyuz gölgeler. Tiksinç alaycı kahkahaları eşliğinde benim için hazırladıkları katliamı öğrendikten sonra, bu kafir yığınının oyunlarına daha fazla tanık olmak istemiyorum.

O gölgeler benim sonum olacaklar, biliyorum! Onlar tüm korkularımın rahmi, deliliğimin tohumu, ay ışığının çocukları, onlar şatonun katillerinden başka bir şey değiller! Ve onlar; haftalardır beni yıldırmaya çalışıp, sonunda zehir zemberek korkulara sürükleyen, tarifi imkansız, insan yiyici, devasa yaratıklar... Onlar sonumu hazırlayan lanetli büyücüler! Gece yarısı muhafızları!... Artık direnemem. Yok oluşuma, yavaş yavaş tükenişime seyirci olacağım. Onlara karşı koyamam! Çıldırdığımı biliyorum, buradan asla çıkamayacak olduğumu biliyorum... Ve

"Ay ışığının parçalandığı bir gecede
Kabuslar eşliğinde, vahşice katledileceğimi" de...
-----

* Ölümsüzler I, Dilay Özge - Xasiork Öykü Antolojisi, İstanbul 2003, Sy: 86 - 91

3 yorum:

Hakan dedi ki...

Sıkılıyorum gündelik hayattan yine, o kadar sıkılıyorum ki bundan, artık sıkılmaktan da sıkılmaya başladım, aynı güne uyanır gibiyim her gün; yeni çıkan müzikleri yıllardır dinlemişim gibi dinliyorum, onları sevmekten sıkılıyorum, herkesin sevdiklerini sevmekten de sıkılıyorum aslında, güzel olduğuna baştan karar verildiği için çokça sevilenin , gerçekten sevip sevmediğimi anlayamamaktan da sıkılıyorum. İşe gidip gelmekten sıkılıyorum, hep aynı şeyleri almaktan , kaliteli beslenmekten , güzel giyinmekten, her gün kendimi pazar serilecek gibi güzel görünür hale getirmekten, dünyanın olmadığını gibi görünmesi ilizyonundan sıkılıyorum...



Bugün yine kötü bir gün, dünyaya kafa tutan Almanların Polonyayı ezmeye başlaması gibi sıradanlaşmamış haberler izleyemiyorum kahvaltıda, nükleer patlamalar da olmuyor insanoğlun yaşam alanı üstünde, gerçi bu güzel haberlerin geldiği gün sayısı da tarihte sınırlıdır ancak bir kişinin delirip okulunu havaya uçurmasıyla bir milletin delirmesi arasındaki ilham farkı tartışmam. Gerçi dünya da değişti,belki de kötü artık berlirgin olarak seçilecek kadar net değil, ne zaman yargıya , hukuka veya herhangi insan icadı olguya güvenen haksızlığa uğramış birisini görsem bu kişinin kendi özel durumunu haklı görmesinin kendi yaşantısı ve dünyayı görüş şekli olduğunu düşünüyorum, örneğin tecavüzden hükümlü kişinin asılmasına karar veren kişinin kimseye söyleyemediği ufak bir çocukluk macerası olabilir, veya tecavüzcüye hak verin de hakimi sigara içtiği için yargılasın , dünyaya zarar verdiği için belki onu asar ve haklıdır da , bu dünyada nerede durduğun çok önemli, eğer güçlünün yerindeysen doğruyu de değiştirebilirsin. Ama kendin için, vicdan için? Yapmamanın içini rahatlatacağı durumlar gittikçe azalıyor değil mi? İlaç üreten bir şirkette çalışan birisi olarak kesin olarak söyleyebilirim ki üretim yaptığımız ilaçlar pek çok kişinin rahatsızlığı olmadığı durumlardan ölmesine yol açıyor, peki ben bin yıl önce baltayla hiç tanımadığım düşmanımın kafasını dağıtan kişiyle aynı durumda mıyım? tabii ki hayır çünkü hakim küçükken babasının kafası baltayla patlatılmamış. Peki neden gerçekler daha karmaşık hale geliyor, sıradan işleyen düzen neden değişiyor? Sorumluyu beynimdeki kullanabildiğim tüm hücreleri kullanarak arıyorum ve işaretler tek sorumlu gösteriyor: internet! Bu insanlık tarihinin gördüğü en çözümsüz kanser her yaştan her kişiye olabilecek her kötülüğü göstererek insan türünün alıştığı gelişim sürecini yok ediyor, çocuklar altmış yaşındaki dünyanın en kötü günlerini görmüş kişilerin anılarıyla zehirleniyor! Öyle bir zehir ki insanın genlerine işliyor ve evrimi yok ediyor, çocuklarımız artık köpeklerimiz gibi bir yılda 7 sene yaşlanarak bizden erken ölecekler...

Hakan dedi ki...

Kahkaha atasım geliyor, uyku takımımı, iki spor ayakkabımı , diş fırçamı ve da birçok günlük eşyayı toplayıp bir valize doldurup günlük hayattan kaçmak için terk edilmiş bir eve bir aylığına yaşamaya gidiyorum ve en iyi arkadaşım, sevgilim,işverenim-galiba kovacaklar beni- , ailem dahil kimseye bir ay boyunca nerede olduğumu söylemek gibi bir düşüncem yok, o zaman galiba gpsli cep telefonumu burada bırakmalıyım, hayal edin, tüm tanıdıklarımın seferber olmuşlar, annem ve babam tek battaniye ye sarılmışlar , annem ağlamaklı, sevgilim elinde telefon kaybolduktan sonra ilk kez beni arıyor, aklına gelmemişim, arkadaşlarım kaybolduğum veya belkide öldüğüm için değil onları buraya kadar sürükleme zahmetinde bulundurduğum için sinirli şekilde gözümün içine bakıyorlar ve ben toz içindeki çizgili pijamalarımın içinde, çamur içindeki terlik ve kirli tırnaklar, kafamda haftalardır orada durmaktan artık kimyasal atık kıvamına gelen şekillendiricler ve elimde ağzımdaki diş macunu köpüğünü içine doldurduğum salyalı bardak! Şu andakinden bile kötü olurdu galiba hayatım. Seni burada bırakıyorum böğürtlen , gittiğim yerde asistanım olamazsın ama o gün o haberleri izlettiğin için teşekkürler , hayatımdaki farklılığı sen yarattın sayılır...



İşte yoldayım, insan saçma bir şey yapmaya başladığı zaman eğer geri dönüş olduğu halde mantıklı olanı yapmaya başlamıyor ise galiba delirmeye başlıyor. Geçen gün bir arkadaşımın evinde onun arkadaşı olan bir satıcı ile karşılaştım, bin dolarlık bir cihaz satıyordu ve cihaz internete bağlandığında dünyadaki tüm şifreli yayınları
izleyebiliyorsun, bana yedi yüze bırakabileceğini söyledi, düşününsene adam cebinden üç yüzü bana bağışlıyordu! Tabii ki aldım ancak nokta şu ki ben neredeyse asla televizyon izlemiyorum! binlik cihaz, yedi yüze satılıyor ve bunu ödeyebilirim, galiba mükemmel bir müşteriyim. Şimdi bu yolculuk hayatımın bir parçası ve işe gittiğim azimle oraya gitmem lazım , nasıl para kazanmam gerekiyorsa oraya da gitmem lazım. Başıma nelerin gelebileceğini düşündükçe heyecanlanmıyorum da artık, çünkü hayatımın parçası ,aylardır işsiz birisine benim işimi verin, gözlerinin içi gülecektir , dünyası değişecektir belki de iyi şeylere inanmaya başlayacak karşılıksız iyilikler yapacaktır ancak ben ilk gün dahil hiçbir zaman işimden dolayı mutlu dahi olmadım, çünkü ben hak ettiğim işte çalıştığımı düşünüyordum, işte anahtar kelime bu "hak etmek"! Eğer hak ediyorsanız mutlu olmanız gerekmez.

Hakan dedi ki...

İşte arabayı bırakıyorum, eğer biraz daha sıyırmış olsam -ki aklıma gelmedi değil- arabayla uçuruma yaklaşıp son anda içinden atlayıp arabaya kıymak ama bu düzene hak ettiği tepkiyi vermiş olmak ancak onun için uğraştığım aylar gelince aklıma ,harabelerden bir kilometre kadar uzaktaki binaların dibine bırakmayı arabayı mantıklı buluyorum, gerçi etrafımdaki getto tiplerini bakınca buraya bırakmanın mantığını da sorgular oldum, mantık mı? acaba son anda arabadan atlamasam mı? Zor yolculuk şu doğa yolculuğu. Aslında doğa da denemez, üzerinden uzun süre kalabalıkların yürüdüğü yola oldukça benzeyen bir patika burası, yine de farklı hisler yaratıyor ayaklarımda, bazen yer tam düz olmadığı için bileğim hafif burkuluyor ve spor ayakkabının tabanı da kalın olduğu için çocuklarımdan beri tatmadığım bir gezinti tadı alıyorum. Sonunda iyi bir duşun olmadığı, süresi belirsiz yolculuk bu, eşofmanın arka tarafı bacağımdaki kıllara sürtünüyor ve eğleniyorum bundan, bilmediğim bir şey bu daha önceleri, düşünüyorum da toplumun gerçek bir parçası olduktan sonra düşünmüyorum, gençken neredeyse hiç sorumluluğum olmadığı dönemde bazen teyzemlerin köydeki evinin çatısına yatar düşünürdüm, bir gün daha küçükken amcamın yaşlandığı için kesip bize yedirdiği tavuk aklıma gelmişti ve uzun süre kafamı kurcalamıştı, yaşlanmak istemediğimi ilk kez o zaman fark etmiştim, o kadar istemiyordum ki yaşlanmamak için ölmeyi bile göze alabilirdim, otuz yaşı o kadar yaşlı gelirdi ki! Tanrım ne kadar hayattan uzak derdim, otuz yaş! Dünyayı benimle doğdu sayıyorum, küçüktüm ailem karanlık çağdaydı, kavga ve kargaşa hayatı yaşanmaz kılıyordu. Sonra baskıdan yıldım ve tarihin yazılabilen ilk devrimlerine başladım, düzene başkaldırdım. İlk başta acılı olsa da ilerledim, acı yerini yeniliklere bıraktı, yükseliş! kendi kararlarımı almaya başladım, fiziksel açıdan güçlendim, o kadar güçlendim ki hayatımda eziklik yaratan her şeyi ortadan kaldıra biliyordum artık, kızları keşfettim ve ötesini, bu çağım da dünyanın yükseliş çağına gelir ve Rönesans , ilk aşk resimlerdeki farkları fark edebilme, Caravaggio nun Peter inde bile aşkı görebilme. Ve sonrası, teknoloji her yıl katlanmaya başladı hayatımızda,işlerimiz kolaylaştı, her şey iyi gidiyordu ki, finansal kriz çıktı , para kazanma ihtiyacı gelişti ve duraklama başladı derken evde tekrar savaş patladı, bizi yıllarca geriye götürdü,adı 'duraklama'dır bu dönemin. Korkuyorum ki o günler de bugün sona erdi...

bölümün sonu, uykum geldi.