23 Kasım 2008 Pazar

*** Sonsuzluk Öyküsü ***

Hayal-et

yüzün vardı gerçek
uykularıma eş yüzün
zihnimin mürekkebi
suretin satırlarımda
sözün başladığı
şimdi notaları kayıp
sonsuz bir sayfa gibi
imgelemimde silüetin
rüya kadar uzak...
bir o kadar yakın...


Sokağın Şarkısı

yağmur iniyor şehre
turuncu kaldırımında
ıslak gölgesi gölgelerin
karanlığı uzarken
günahsız gecenin
boylu boyunca yalnızlık
tökezletip damlaları
sahte bir ıslıkla
ruhları oyalarken
sadece bir köşebaşı
ve sadece su birikintisi
çamuru toprak
yarası yağmur
terkedilmiş sokağın
kör nefesi
nefesinde yüzü
bulanık aksinde suyun
öfkesi çaresizliğin
yüzüne vuran silüette
son bir duman soluğu kesik
son boğumunda gecenin
sonsuzluk
gece
upuzun gece...


Ruhlar Çıplak

sinerken bedenlerin saydam tutkusu
karanlık odaların loş seksapeli
bal mumu tenlerin oyuğuna teğet
ışık oyunları içinde yalın silüetin
yansımalarda kıvrak orgazmı
duvarları yalayan zarif gölgelerin
izmarit kokulu çarşaflarda uyur
salise önceki şehvetin ruhu
bir adım sonrası kadim hazzın
pencere arası buğulara gömülür
çok sesli bir operanın tekilliğinde
kaybolur gecenin aşkımsı ıslığı...


An-sız-lık

eskiyen gecenin ıslağında
dizlerimde kaldırım
uzanamazken elim
ellerimden düşürdüğüm
yerle yeksan omuzların
kaybettiğim
sol elin düşmüş mazgala
parmak uçlarında yağmur
son çiğ saçındaki
beyazlığın tenine yabancı
dolunay düşmüş suretine
sanki son dördün
sanki son kez değil
gerçek hiç...
hiçlikte sen...
sen sevgilim
devirdin gözbebeklerini
soğudu nefessizliğin
yok yerinde zamanın
ölüm de yakışırdı yüzüne
şimdi susmasaydın belki
biraz daha
bir salise daha
fazla bakmak için sana
gözlerinin içine
ta içine gömülmek için
benden sıyrılan
neler vermezdim
neler ki
benim bile ol(a)mayan...

Paradoksal Cehennem

Daha el kadar bebeyken bile bizlere özene bezene anlatılan o olağanüstü yeri bilirsiniz. Rivayet edilir ki; bünyesinde envai çeşit meyve sebze ağaçları, bağları, bahçeleri, birbirinden şuh huri kızları, birbirinden güçlü kudretli yaman oğlanları barındıran, güneşin çiçek gibi açıp, ayın nur gibi parladığı, yıldızların ise parmakla sayılmaya cesaret edilemeyecek kadar çok olduğu, bir gidenin bir daha dönmek istemeyeceği türden, morun yeşili kucakladığı, mavinin pembeyi sarmaladığı, turuncunun da sarıyı kıskandırdığı, kuşların hiç susmadığı, ırmakların hep coşkun olduğu, bin bir çeşit kokuların burcu burcu dalgalandığı, kapısında parlak yüzlü, prezentabl, alanında deneyimli, ebediyetten gelip, ebediyete giden ak kanatlı, pamuk tenli meleklerin bulunduğu, yaşayanlarının da biz aciz müminlerin iyi ruhlarının olacağı bir diyar vardır. Cennet Ana derler adına...

Cennet Ana; Tanrının, kullarına bahşettiği lütufların en yücesidir ki bu diyara gitmek her beşerin hayali olduğu gibi, bir hayalin gerçekleşebilmesi kadar da emek isteyen bir iştir. Eğer kendinizi biraz olsun şanslı hissediyorsanız, bir an önce bundan vazgeçin, çünkü Cenneti ziyaret etmek, şansa bırakılamayacak kadar zor ve tahmin sınırları dışındadır. Yani öyle her baba yiğidin harcı değildir bu cillop yere kapak atmak.


Derler ki; bir de Cennet Anaya gidecekken, şeytana yüzünü yalatıp da yolu şaşırınca, feleğin çemberine takıldığınız takdirde karşınıza çıkacak olan devasa kızıl alev topu muhtemelen gözünüzü korkutacaktır. Kapıda sizi karşılayacak olanlar hiç kuşkusuz Cehennem zebanileridir. Gözleri kan çanağı gibi oyulmuş ve ağızları cıvık çamurdan yapılmış gibidir. Kavrulmuş bedenlerine dolanan ateşten zincirleri, gözleri oymak için özenle kirletilip bakteri yuvasına dönüşmüş otuz santim uzunluğunda kapkara tırnakları, gırtlağa geçirmek ve paramparça etmek için bilenmiş orakları ve alevden vıcık vıcık olmuş, tüy bitmemiş kafalarının tepelerinde de oğlak boynuzları vardır. Ama bu iblisler ne yazıktır ki, hiçbir zaman bir oğlak kadar masum olamamışlardır. Bu zebaniler öyle deyyuslardır ki, yanlarına bile yaklaşmaya cesaret edemezsiniz; etseniz bile elinizi uzatmadan, kolunuzu başınızı kaptırır da, Cehennem Kazanını boylarsınız.


Cehennem kazanı; Cennet Anaya girmek için vizesi çıkmayanların, borçları İkiz Kuleleri aştığı için kredi kartı geçiremeyenlerin, bakiyesi çıkışmayanların, yurt içi ve yurt dışında, ulusal ve uluslararası platformlarda sahte gövde gösterisi yapan, ancak kendi içinde hiç bir halta yaramayanların, suni hacı hocaların, üflemecilerin, mübarek diye bildiğimiz münafık imamların, ana babasına zulmeden hain evlatların, körpe yavrucakların yetimin yoksulun hakkını yiyen düzenbazların, birinin toprağında gözüm varsa gözüm çıksın diyen, iki kuruşun derdine düşen arsız müteahhitlerin, deprem vergisi, şu vergisi, bu vergisi diye yanıp tutuşup da toplanan meblağı cebe indirip afiyetle yiyenlerin, Cennetin dipsiz bucaksız pınarlarına hortumları yetişemeyenlerin, vadesi dolan kara batakların, daha fazla aklanamayacak kadar pak olan Cennete kabul edilmeyen iblis kırmalarının atılacağı; ademoğlunun, kainatın yaratılışından beri dehşetle bahsettiği, korkularının rahmi haline gelen devasa bir alev yatağıdır.


Yakıtı insan, harcı yine insan olan bu kazanda; günler geceler, aylar yıllar, asırlar boyu bitmek tükenmek bilmeyen acılar yaşanır. Aklınıza gelebilecek, gelmiş geçmiş her türlü entrika mevcuttur ki, pembe dizilere, hatta ve hatta Dallas’a bile taş çıkaracak cinstendir. Cehennem Kazanının dev kollu kepçesine bir defa takılanların vay haline. Boyunlarına ateşten örülmüş zincirler mi takılır, parmakları jiletten keskin aletlerle doğranır mı, gözleri közde yakılmış maşalarla oyulur mu dersiniz, yanan kırbaçlarla falakalar mı, neler neler. İşkencenin bin bir türlüsü, insanoğlunun da bin bir hali vardır burada. Öldüğünüze, öleceğinize pişman olur da, geri dönüş vizesi teknik nedenlerle çıkarılamadığı için ebediyen hapsoluverirsiniz de cehennemin bilmem kaç katını tabana kuvvet arşınlamak durumunda kalırsınız alimallah. Tabi o da sizin üstün cebir dehanızı kullanmanızla ve atletikliğinizle paralel bir hadise olur ki, zannımca kırk fırın ekmek bile bu performans için yeterli gelmeyebilir.


Ama Tanrı biliyor ya; eğer azıcık vicdan sahibiyseniz, yarısı bana yarısı bulamayana diyenlerden, az yiyip çok yedirenlerden, az ve öz konuşup çok iş yapanlardan, yakınmayıp da şükredenlerdenseniz; vadeniz dolduğunda ruhunuzu selametle teslim edebilirsiniz. Kaldı ki, Cennet Ananın kuş tüyü kanatlı melekleri cennet şarabından bir yudum almanız için kapınıza çoktan dayanmış olacaklardır. Sizi oturtacakları misk-i amber kokulu taht-ı revanın konforu, hayatınız boyunca hiç tatmadığınız duyguları yaşatacaktır. Yolculuk bitip de, köprünün ayağına geldiğinizde; hiç direnmeden, korkmadan geçebilirsiniz o bıçaktan keskin, kıldan ince sırat köprüsünü. Çünkü tüm bu vasıflara sahipseniz, tanrısal olarak korunuyorsunuz demektir. Ha bir de, yeryüzündeki sınavınız süresince, tanrıya kurban ettiğiniz mübarek kurbanlarınızın yarenliği de cabası. Ve şimdi belki de bir adım ötenizde, sizi, tarife sığmaz güzellikte bir alem bekliyor olacaktır. Değmeyin keyfime tadında bir sonun başlangıcını kim istemez ki...


Yine Tanrı bilir ya; bir de şu fani dünyada yapmadığınız hovardalık, eylemediğiniz gaddarlık, yemediğiniz nane kalmamışsa, her gününüz serzenişle geçmişse, sizi imamın dört kollu dikenli kayığına bindirmek kaçınılmaz olacaktır. O köprüden geçerken ne kadar sızlansanız yeridir. Azap kapılarında sizi bekleyenler ise az önce bahsettiğim Cehennem zebanilerinden başkaları olmayacaktır. Alev kazanları sizler için kaynamaya başlayacak, dev kollu kepçe ise sizler için son defa karıştıracaktır kazandaki acı ve zulüm iksirini.

Bu durumda ise son sözü sadece ve sadece zebaniler fısıldayacaktır, yalandan dolandan bar bağlamış kulaklarınıza; “Cehenneme Hoşgeldiniz...”

Tek Gecelik İntikam

“Cinayetten hemen sonra...”

Tüm çığlıkların ve dehşetin ardından alışılmamış koyu bir sessizlik dolduruyordu odayı. Kadın ise başını ellerinin arasına almış, bu katliamdan birkaç adım ötede kıvrılmış inliyordu sadece. Sahipsiz ağıtlar dökülüyordu dudaklarından kimsenin duymadığı. Hissiz bir hassasiyetti yaşadığı. Belki de bir öç almaydı hayattan yada bu yerde yatanlardan. Pişmanlıklarının kör kuyusuna dalmış ve çıkamıyordu sanki.
Daha fazla taşıyamaz olmuştu günahlarını yorgun bedeni. Cinayetten sonra servis edilebilecek en mantıklı şey intihardı. Mantık mı kaldı sanki diye geçirdi içinden. Delirmiş olabileceğini düşündü birden. Ama buna ihtimal vermek bile istemiyordu. Sadece intikam almıştı. Kıskançtı çünkü. Herkes kıskanır değil mi ya... Kıskanan herkes katil mi olmalı peki? Belki de...

Bıçak darbelerinden paramparça olmuş genç fahişenin beyazlığına doğru eğildi ve kestiği kulağını eline aldı memnuniyetle, elleri taze kana bulanmıştı yeniden;

“Bebeğim, artık bu lanet herifin aşk sözcüklerini duyamayacaksın... Cık cık cık... Ne yazık...” Ellerini genç kadının upuzun alev kızılı saçlarına doladı ve saç derisini yüzmeye başladı, bir yandan söyleniyordu hala,
“Bizim kart zampara müthiş tahrik olurdu sevişirken kadının saçlarını hissedince. Seni bu halde görse ne çok üzülürdü değil mi tatlı bebeğim...” Kenarından taze kanın aktığı dudaklarına bir öpücük kondurdu fahişenin.

Sonra öbür yanında yatan adamın doğradığı hayalarını aldı bu kez ellerine ve bir bıçak darbesiyle daha adamın ağzını parçaladı. Ve yine cani bir tebessümle fısıldadı kesmeye hazırlandığı kulağına;
“Kocacığım, sen de artık bu kahrolası fahişeyi beceremeyeceksin. Üzgünüm ama bir kötü haberim daha var, artık seni çıldırtan tutkulu iniltilerini de duyamayacaksın. Ve son olarak...” Bıçağı ağzının sol ucuna batırıp sağ kulağına kadar yardı dudaklarını,
“Bir daha asla kandıramayacaksın genç fahişeleri o tatlı yalanlarınla...” Bıçağı sertçe çekti sapladığı yerden,
“Ah! Özür dilerim, canını yaktım galiba...” Acıklı bir kahkaha yankılandı odada. Eğilip adamın parçalanmış dudağının kanlarını yaladı öpermişçesine. “Demek salon fantezisi ha...” Bir kahkaha daha attı ve ardından hıçkırıklara boğuldu.

Son günahına ortak olan kanlı bıçağa baktı alaylı bir tebessümle. Buna cesaret edemezdi. Kendi canına kıyamazdı. Onlar kendisinden daha günahkardı ve ölmeyi hak ediyorlardı. Ama o... Ne suçu vardı ki... Doğru dürüst bile yaşamamıştı hayatını ve şimdi hayatının en büyük günahını işlemişti. Hala kabullenemiyordu. Şüpheleri doğru çıkmıştı ve yıkılmıştı resmen. Evet... Ölüm onlara yakışıyordu...
Elinden attığı bıçak, kana bulanmış halının üzerinde yuvarlanırken, aklından daha iyi bir intihar fikri geçiyordu. Adımlarını sıklaştırdı, ayıbını örtmeye çalışan sakar bir çocuk gibi. En yılgın ve hırçın hislerinin dışavurumuna sahne olan küf, kin ve kan kokulu salonu arkasında bıraktı.

Banyoya doğru seğirtirken, duvarda asılı duran resmine takıldı ağlamaktan şişmiş gözleri. Birkaç adım geriledi , tam resmin karşısında durdu. Son kez görmüş olacağını umduğu resme akıttı tüm hislerini. Göz bebekleri bulutlandı birkaç saniye sonra. Elinin tersiyle yanaklarını sildi, yitik bir hayatı silermişçesine. Daha dikkatli bakmaya çalıştı. Bu sefer çerçevenin camından yansıyan ucube yüzünü gördü, rimelleri akmış, ağzı burnu kanla yıkanmıştı sanki...

Ecza dolabına doğru sürükledi onu hayatın pisliğinden kirlenmiş ayakları. Her hangi bir ilaç kutusunu parçalar gibi açtı, birkaç tablet ilacı avucuna boşalttı. Kafasını kaldırdığında gördüklerine inanamadı, gördüğü yansımanın kendisine ait olduğuna inanamadı. Bu sefer gördüğü ucube daha zavallıydı, acısı daha net okunuyordu oyulmuş gözlerinden.
Tek eliyle saçlarını karıştırdı, yılların, acımasız yılların ağarttığı telleri yokladı bir bir. Her bir telde hatalarını gördü, hüzünlerini, yanlışlarla inşa edilmiş eğreti bir hayatı... Yıkılmak üzereydi işte, daha fazla taşıyamazdı onu bu günahlar. Cehennemi umuyordu gözlerini her kapadığında, oysaki yaşadığı cehennemden farksızdı.

Gözlerini yumdu bir kez daha. Parmaklarını yanaklarına doğru kaydırdı. Yüzündeki derin çizgileri hissetti. Saf değildi artık, masum olmadığı kadar. “Daha ne için yaşamalıyım ki.” Diye geçirdi içinden. Kim vardı ki etrafında, kim kalmıştı? Herkesi, her şeyi, tüm geçmişini bir bir kendi elleriyle ölümün şeffaf sonuna hazırlamıştı.

Bu gece deliliğine kendisi de şahit olmuştu. Güzel bir geceydi. Yaptığından ne kadar memnun olduğunu düşündü birden. “Pislikler temizlenmeli” dedi. Kendisi da masum değildi. Öyle umuyordu. Sadece kıskançlığın kurbanı bir kadın da değildi. Hiçbir zaman sadık olamamıştı ki kocasına ama aldatılmaya da dayanamazdı. Hayatı boyunca sürüklenmişti orda oraya...
Ve tüm günahlarını şeytana satmıştı. Kendinden de bırakmamıştı kendine. Ruhunu da satmıştı, çıplaklıklar içinde örtemediği teni gibi.

“Ah...” diye geçirdi içinde. “Keşke bunları yapabilseydim, bu kadar sadık olmasaydım. Bak işte geberesi herifin yaptığına. Aldat yada aldan! Öl yada öldür... Herkes gibi o da layığını buldu işte!” Keşke yeterince günahkar sayabilseydi kendini. Böylece daha kolay ölüme sarılabilirdi. Hıçkırıklarının yüreğini düğümleyip, boğazında takıldığını hissetti. Çığlık atmak istediyse de yapamadı...
Sonra bir şey oldu... Sonra birden gözlerinin önünden geçti tüm yaşanmışlıkları tekrar tekrar.
Sonra sustu...
Sustu...
Sustu...
Kimse duyamadı bir daha yorgun kadife sesini. Daha ölmeyi bile beceremeden gelen bu felaketi sessiz dudaklarındaki ufak bir tebessümle karşıladı. Belki de böyle olmalıydı gerçekten dedi.
Hayatının tüm günahları dilinin ucundan yüreğine kayıverdi. Derinlere gömüldüğünden emindi. Artık kimseye hesap vermek zorunda değildi. Günah çıkarmak zorunda değildi. Kendi günahları kendi içinde saklı kalacaktı. Bunu istiyordu aslında... Aslında kendi bile ne istediğini bilmiyordu ya...

Vazgeçercesine yumruklarını açtı, avuçlarından dökülen hapların yuvarlanmasını seyretti boş gözlerle. Biraz memnun, biraz kırgın, birazsa pişman salona sürüklendi bedeni. Daha birkaç saat önce canice kıydığı canların yerde yatan hareketsiz bedenlerine baktı uzun uzun. Oda kan kokuyordu ve eskimiş tutkuların nemi dolduruyordu odayı. Bunaldığını hissetti. Ama pencere yada perdeleri açamazdı çünkü karşı binalardan kimsenin bu katliama seyirci olmasını istemiyordu. Dışarı çıkamazdı bu ucube suratıyla. Hem çıksa da kime neyi nasıl anlatacaktı ki?

Odanın ortasına yürüdü ve kollarını iki yana açarak gözlerini tavana dikti ve olabildiğince hızla dönmeye başladı kendi etrafında. Ayakları kurumaya yüz tutmuş kanı hissediyordu ve parmaklarına batıyordu kesilmiş et parçaları. O anda yapabileceği en iyi şeyi yaptığını düşünüyordu.
Hızlandıkça tebessüm eden yüzü daha alaylı bir ifade alıyordu. Kahkaha atmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Ağlamak istiyor ama hıçkırığı düğümleniyordu boğazında. Bir müddet sonra olduğu yere yığıldı öylece. Gözlerini yumduğunda hala döndüğünü hissediyordu. Yüzündeki alaycı tebessüm, yerini geçkin bir acıya bıraktı. Yattığı yerden başını yavaşça kocasının cansız bedenine doğru çevirdi. Saatler süren suskunluğunun ardından, çığlık atarmışçasına son kez o iki sihirli kelime döküldü dudaklarından... Ve sonsuza dek sustu...

“Kocacığım, beni aldatmayacaksın değil mi?”

* * *


“Cinayetten bir saat önce...”

İstemeyerek de olsa veda ederken, içini kemiren kıskançlık duygusunu bastıramıyordu bir türlü. Oynayacağı oyuna öylesine kaptırmıştı ki kendini, sanki emindi kocasının onu aldatacağından. Eğer böyle bir şey olursa ne yapardı. Çok iyi biliyordu neler yapabileceğini aslında. Acımazdı bile... Asla aldatılmayı yediremezdi çünkü. Üstelik bu kadar da bağlıyken sevgili kocasına. Evlendiklerinden beri bu korkuyla yaşıyordu. Bir türlü güvenemiyordu kocasına ama yine de toz konduramıyordu işte.

Bugün yıllardır süren şüpheleri son bulacaktı. Olmayacağını umarak kapıya doğru yöneldi. Sevgili kocası yolcu ediyordu onu. Kadın kapıdan çıkarken yalvarırcasına baktı adamın gözlerine, sesi kesik kesik çıkıyordu. Belli belirsiz birkaç kelime döküldü dudaklarından. Ağlamaklı olmuştu.

Adam tepkisizce kadının yanağını okşadı ve hoşça kal öpücüğü verdi. “Annene selam söyle ve eğlenmene bak...” diye mırıldandı adam gönülsüzce. Kapıyı kapattıkta sonra hızlı adımlarla salona döndü ve telefona sarıldı. Karşı taraftan cevap veren bir kadın sesiydi. Adam zafer kazanmışçasına coşkulu ve heyecanlı bir sesle konuştu;

“Seni bekliyorum tatlım...”

Çok geçmeden kapı çalındı. Gelen; telefonun diğer ucundaki genç fahişeydi...

Kadın kocasının kapıyı kapatırkenki tavrındaki garipliği sezmişti. “Bu gece güzel olacak” diye geçirdi içinden. Ve beklemek üzere arabasına bindi... Yarım saat geçmemişti ki allı pullu bir fahişenin binadan içeriye girmesiyle, arabasından indi ve ağır ağır merdivenleri çıkmaya başladı onun ardı sıra. Dairenin önüne geldiğinde fahişe içeri girmiş ve kapı kapanmıştı.

Birkaç dakika bekledikten sonra, sessizce kapıyı açtı ve eve girdi. Salondan gülüşme sesleri geliyordu. Adamın kahkahalarını duyuyordu. “Ne kadar da çenesi düşükmüş...” diye geçirdi içinden. Kadın kocasını daha önce hiç bu kadar çok konuşurken gördüğünü hatırlamıyordu. Kıskanmıştı... Her kadın kıskanırdı elbette...

Uzun süre olanları salonun kapı aralığından izledi, dinledi. Duyduğu ve gördüğü her şeyle yeniden yeniden yıkılıyordu. İçindeki kıskançlığı kine dönüşmüştü artık. Daha fazla dayanamadan salona daldı. Gözü hiç kimseyi, hiçbir şeyi görmüyordu.

“Katliam başlıyor” dedi kendi kendine... Çantasından bıçağını çıkardı. Katliamı görüyordu, çığlıkları duyuyordu. Ve kan kokularını alıyordu şimdiden. Bu dehşeti yaşatacaktı, kararlıydı. Ve kendisi de yaşayacaktı.

İçeri girdiğinde genç fahişe gözleri yerinden fırlayacakmış gibi bıçağa bakakalmıştı. O anda kocasıyla göz göze geldiler. Adam, asla yapmaması gerektiğini bildiği bir şeyi yapmıştı; karısını aldatmıştı. Affetmeyeceğini, ne denli deli olduğunu biliyordu. Kadının gözlerindeki kini okumuştu ve kadın da adamın gözlerindeki korkuyu....

Giderken ağlamaklı söylediği son sözler, şimdi daha büyük bir gürültüyle uğulduyordu adamın kulaklarında. Bunlar o sihirli sözcükler olmalı diye düşündü son kez... Bu ölmeden önce düşündüğü son şeydi ve o kelimeler tekrar tekrar duyduğu son çığlıklardı...

“Kocacığım, beni aldatmayacaksın değil mi?”

8 Kasım 2008 Cumartesi

Boyutsal Yalnızlıklar İstatistiği


bugün ve hatta bugünlerde, hiç olmadığım kadar... yok yok, belki de çoğu zaman olduğu kadar, veya her
zamanki kadar, ya da şimdiki gibi yoğun olduğu zamanlar kadar "huzursuzum". belki biraz da huysuzlanıyor olabilirim de; havalardandır, geçer diyorum. geçmiyor...

kendi içimdeki çizgilerin uzandığı uçlar bile kesişemiyor nasıl bir hikmetse. yapısal bir hata mı, yoksa ruhumdaki bu delik sonradan mı varoldu bilemiyorum. hani "tse" damgam olsa, fabrikasyon hatasıdır, der geçerim. öyle böyle değil yani, o derece çektim elim eteğimi kendimden. büyük kayıptır bu, dikkatimden kaçmıyor.

tüm kaoslar kozmoslarını yitirmiş bir kere. her şey koskoca bir bilinmez. ve biz, lanetli ırk, yani insanlar; acziyetimizin en dibine gömülüyoruz...
bunun istatistiksel bir analitiği olmalı:
kaç kişi tekil?
kaç kişi çoğul?
tekiller zaman zaman biraraya geldiğinde kararlı bir çoğul oluştururlar mı?
yoksa istikrarlı bir yalnızlık hadisesi mi genel geçerde?

kendi içimizdeki boşluğu doldurma konusunda eksik kalıyor yetiler. o halde, insan denilen ırk mükemmel değile çıkıyor sonuç. tüm bu hastalıklı inanç sekmelerinden mütevellit, beynimi bilime adıyorum artık. evet, ihtiyaç budur çünkü. en azından tek bilinmeyenleri basit denklemler yerine çok bilinmeyenli yarmış denklemlerle muhattab olurum. kainat dediğin, koskoca bir alamet değil mi? belki kara deliğe varmadan bilmem kaçıncı yıldız kümesinin, kimsenin bilmediği bir açılımında bulabiliriz cevapları.

bilimadamlarına itimadım sonsuz. arasıra su serpiyorlar zaten yüreğime. bazen ben de diyorum ki hani;
kendi öz yalnızlığımızın aksine, evrende de yalnız değilmişiz en azından...
en azından...

İkircikli İntiharlarla Yok Olmak İhtiyacı

ayın sedefi beyazlığının yansıması düşüyor geceye gömülmüş siyah suların kıvrımlarına. dalga boyu insanlığımız kıyıya vuruyor.
git...
git...
git...
bırak ve git bu kaypak hayatın ölümlülüğünü. özgürlük suları yalasın ayak parmaklarını. bileklerinden dizlerine doğru yükselsin beyaz köpükler. kasıklarında hisset soğuğu. göğsünden gırtlağına ulaşsın, bastırsın çığlığını. dudaklarını aşarken tuzlu sıvı, son kez;
nefesini tut...
nefesini tut...
nefesini tut...
ve aç gözlerini artık. tüm duyusal yetilerini göm bu devasa fanusun en dibine. yozlaşmış insanlığını da göm. en dibine göm hem de. ve sonra acılarının zehrini akıt en hayvansal dürtülerinle. son kez doyuma ulaşınca yalnızlığın, dudaklarını arala ve bir özgürlük çığlığı kopar. tuzlu sıvının yoğunluğu doldursun ciğerlerini. dinginleştir artik ruhunu.
bırak...
bırak...
bırak...
bu son çırpınışın olsun...
ebedi uyu...
uyu...
uyu...
uyu...

"Ölüm, sen en güzelsin bu saatlerde" diyordu ya Edip Cansever


belki o anın zamansızlığında tutulur gözlerin kadim bir öykünün başrol oyuncusuna.

sahnede ölüm oynanır kadife perdelerin gölgesinde, gıcırdar ahşaplar yoktan adımlarla.
ölür saatler ölüm saatlerinde, ölürken belki de usumuzda bir çocuk son repliği eşliğinde.
son reveransını yapar damarlarımdaki oksijen, devasa bir kuyu belirirken göğüs kafesimde.
sen; güzel adam, koynumdaki soğuğa gömsem seni bu vakit, benimle uyur musun ebedi?
ölümü layığıyla giyebilir miyiz dersin, hiç dokunulamamış ruhlardan sıyrılan bir aşk gibi...

Lanet


Göklerin inleyen efendisi, çağıldayan ruhunla varlığıma lanetini üfle bir kez daha... Üfle ki asırlardır kendi karanlığında çürümeye mahkum edilen bu ucube tenimin her bir hücresi son kez kavrulsun ve acılı kıvranışlarım anlam bulsun. Yaratıcısından intikamını almak için bekleyen lanetli bir totem gibi başkaldırışımı seyret. Seyret ve acıma ortak ol. Beni düşürdüğün uçurumun kilometrelerce aşağısındaki cehennemin alevleri sızsın gözlerinden. Ölümü isterken, can çekişmeyi, santim santim kavrulurken etinden çıkan pis kokuyu duy. Ve şimdi kendi ellerinle üstüne saldığın katillerinden kurtulmak için kendi cehennemini yarat. Kendi katillerini yarattığın gibi...

7 Kasım 2008 Cuma

Bir Varmış... Bir Yokmuş...

hayali gözümdeyken
silüeti yarımca
uzanıyor düşleri
sayfaların arasında
bir yerlerde
belki zoraki hissimde
uzaklaşıyor kelimeleri
düşüyor usulca
koparak zihnimden
oysa nasıl da vardı
oradaydı tam da
gözleri öyle parlaktı
her erkeğim gibi
elleri belimin kıvrımında
sözcükleri uzuyor şimdi
ilgimin uzaklarına
en uzağıma uçuyor
diğer yarısı silüetinin
kıvranıyor zihnim
olmamalıydı der gibi
ilk bulduğum yerde
gömülse her şey boşluğa
en kestirme yalnızlık
benim olsa
yokluk gibi
bir varmış
bir yokmuş gibi...