Duvarlar bembeyaz.
Belki de kirlenen yaşamlarımıza bir lütuf bu. Günahın dokunamadığı tek bölge... Uykusuzluktan yorgun düşmüş gözlerimi kamaştırıyor kirecin rengi, başımı çeviriyorum. Sigara dumanından sararmış tüllerin ardındaki gri sokağa bakıyorum. Sakin… Günlerden ne? Bilmiyorum. Bir takvimimiz yok, aslında bir saatimiz de yok. Umursamıyorum. Hayatı saymayı bir süre önce bıraktım. Parmaklarımın arasında sönen izmariti küllükteki diğer bir düzine arkadaşının arasına tıkıştırıyorum. Banyodaki paslı borulardan gelen su sesi büyük bir homurtuyla kesiliyor. Yatağın içinde dönüyorum. Zaman, ağır çekimde gösterilen bir film gibi sürünerek ilerliyor. Sessizliğe tempo tutuyorum. Zihnim son ses açık.
...Bilinmeyen bir senenin bilinmeyen bir mevsiminde, sessizliğin bir cıvıltısı olduğunu söylüyor annem. Yatmadan önce bana kitap okumuyor ya da ninni söylemiyor. Ona kızmıyorum, çocukça kaprislerim yok. Sadece orada olması yeterli… Siyah saçlarımın arasında şefkatle gezdirdiği beyaz ellerini tutup öpüyorum. Bana sessizliğin sesini dinlemeyi öğretiyor
Gıcırtıyla açılıyor yatağın hemen yanındaki oda kapısı. Annemin elleri kayboluyor. Beline doladığı havlusuyla eşikte beliren esmer adam, ıslak ayaklarıyla yürüdüğü yerde izler bırakarak bana yaklaşıyor. Kaşlarının hemen üstündeki orta yaş çizgileri kıpırdıyor. Bir şey söyleyeceğini sanıyorum, ama o an konuşmuyor. Onun yerine yatağa doğru eğilip bir öpücük konduruyor burnumun ucuna, yanıma uzanıyor.
“Sigara kaldı mı?”
“Çekmecede.”
Çakmağı yakışını ve sigaradan derin bir nefes çekişini izliyorum. Dumanı üfledikten sonra gözlerini duvara dikiyor. Ne düşündüğünü biliyorum. O da en az benim kadar korkuyor. Dudağının kenarına sıkıştırdığı sigarasını içmiyor. Bu haliyle, eski dağ evimizin basamaklarında oturan babamı anımsatıyor bana.
...Kır bıyıklarının sakladığı dudağındaki sigarasıyla bana bir şeyler anlatıyor. Toprağı koru, onu sev, toprak berekettir, hayattır, sana hiçbir zaman ihanet etmez, diyor babam. Ama çok sonra yanıldığını anlıyorum. Toprak, annemi ve babamı alıyor. İhanete uğramış gibi hissediyorum. Yıllar boyu babamı özlüyorum… Ve annemi…
Toprağı sevmiyorum artık. Beyaz duvarlar daha güvenli. Şimdilik…
“Şarabımız bitmiş.” Sesinde varla yok arası bir umursamazlık duyuyorum, konuyu değiştirmeliyim;
“Akşam ne yiyeceğiz?” diyorum, yanıt gelmeyeceğini bilerek. Ama beni yanıltıyor.
“Ayarlarız bir şeyler.”
Sesi yıllar öncesinden geliyor sanki… Çitlerin arasından… Beyaza boyalı ahşap çitler…
...Artık bana bakabilecek birilerinin olmadığı sene yerleştirildiğim yurdun bahçesindeki kaçamak fısıltılarımızı hatırlıyorum. Gel benimle, diyor. Dudaklarını okuyorum, titremiyor. Yüzünün bir yerlerinde olması gereken kederi araştırıyorum. Ama yok. Ailesini hiç tanımamış olmanın verdiği bir donukluk sadece. Hiçbirimize benzemiyor. Sonradan görme bir öksüz ve yetim değil. O sevgisiz ve kadim bir piç. Bunu samimiyetle taşıyor omuzlarında, hiç gocunmuyor. Onu güçlü kılan bu. Düşüncelerimin arasından tekrar uzanıyor fısıltısı; “Geliyor musun?” Üzerimde beyaz şile bezinden bir bluz ve altımda yılların eskitemediği yırtık mavi kotum… “Başka giysim yok, üşüyorum.” Aslında bu bir bahane. Deli gibi kaçıp gitmek istiyorum onunla. Korkuyorum… Sesimdeki tereddüt dolu heyecanı anlıyor. “Ayarlarız bir şeyler” diyor. Elime uzanıp çekiyor beni, çitlere doğru koşuyoruz. Sadece üç dakika sonra özgürüz. Sıvaları dökülmüş yurt binasına son kez dönüp bakmıyorum bile. Kesik soluklarımın arasında tek düşünebildiğim onu sevebilmek. Eğer bir cennet varsa, oraya dek sevişebilmek…
O her zaman, ‘bir şeyler ayarlayan’ adam oluyor hayatımda. Her şeyi değiştireceğini söylüyor. İnanıyorum. Ne yaptığımızı bile düşünmüyorum. Çünkü düşünmemi istemiyor. Sadece sev diyor, beni sev. Öyle yapıyorum. Ve hep elele yürüyoruz, düşlerimiz yerle yeksan.
Yatmaktan sırtım ağrımaya başlıyor. Doğrulurken yatağın fırlayan yaylarından bir tanesi bel kemiğimi bilmem kaçıncı kez tehdit ediyor. Canım yanmıyor, daha kötülerine de alışığım. Tek bir hamleyle kalkıyorum. Halısız ahşap zemine dokunuyor çıplak ayaklarım. Bileğimin acısıyla tiz bir inilti çıkarıyorum. Dün gece kaçarken burkmuş olmalıyım. Yüzümü yıkamak için banyoya doğru seğirtirken ona çekingen bir bakış atıyorum. Gömleğini giymiş bile. Yeşil gözlerine bakıyorum. Hemen anlıyor. Pantolonunu iliklerken mırıldanıyor:
“Akşamki işlere sen gelme artık.”
Karşı çıkmıyorum. Hırsız polisçilik oynamak pek de hoşuma gitmiyor. Banyo kapısının önündeyken dönüp ‘Sen de gitme, böyle yaşamaya mecbur değiliz’ diye söylenmek isterken susmayı seçiyorum. Beni bırakıp gitmesini göze alamıyorum. Musluğu açarken eski borular yeniden homurdanıyor. Sırları dökülmüş aynaya sıçrıyor damlalar. Soğuk suyun yüzüme temas ettiği her an korkularım biraz daha büyüyor. Mideme bir balyoz gibi iniyor düşlerim. Tüm bu esrikliği kovalamak için içerideki adamı ve kollarında hissettiğim huzuru düşünmem yeterli. Ağzımı çalkalayıp tükürüyorum. Söyleyemediğim tüm kelimelerin zehri, lavabo borusundan şehrin kanalizasyonlarına akıyor. Derin bir nefes alıyorum. Rutubet kokusu genzimi dolduruyor.
Odaya döndüğümde yatağın kenarına doğru eğilip hemen ayakucumdaki siyah valizden herhangi bir elbiseyi çekip giyiyorum. Yatağın köşesine oturup botlarımı düğümlerken kalbimden yükselen yumru gırtlağımı zorluyor. Ağlamıyorum. Onun kadını olabilmek için en az onun kadar sağlam görünmeliyim. Ayağa kalkıp elbisemi çekiştiriyorum. Sırtım ona dönük. Kül tablasına bastığı sigara izmaritinin sesine onunki ekleniyor.
“Bugün banka soyalım, şarap alırız.”
Yanıt vermeden boyun eğiyorum.
Ceketini ve beni yanına alıp çıkıyor.
...