25 Nisan 2012 Çarşamba

Döngü

bir akşam boşluğunda süzülen
yarı ağlak yarı suskun bir bilmece.
çaresizliğin adı olan insan doğası,
tüm seslere ve düşlere;
körleşiyor...
bir el uzandığı anda buz kesiliyor
detayların detaysızlıklarında.
göz açıp kapama mesafesinde
hiçbir şey olmuyor.
tüm anlayışlar kulak arkasında
bu kadar zor olmalı mıydı?

ve nihayet
ötelenmekten bıkmış sabırsız zaman
duruyor...

peki ya şimdi?
yoksa sonra mıydı...

Denize ve Sessizliğe

boktan bir gün için tek ihtiyacın
tuşlarına hızla bastığın harflerin arasında
içini denize ve sessizliğe fırlatan
bir sabah kararsızlığı
veyahut
kararsızlığın sabahında gelen yırtılış
birden çok parçanın kımıldanmasıyla
seni çırılçıplak kılan bir beyin yanılgısı
odanın tüm duvarlarını incelemekle
veya arşınlamakla mesafeleri
olacak iş değil
sözün bittiği değil çenesinin düştüğü yer
kaçışına içtiğin her yudumda
ve çektiğin her dumanın dalgasında
tekerrür bağımlılığı altın tepsili bir meze.
ezberlenmiş acıların miadı dolduğunda
yeni düşüncelerin kaçınılmaz korkusu
arzı endam eden bir fahişe
içini denize ve sessizliğe fırlatan
her yanlış, bir duyguyu götürürken
iyi ve kötü, hacim değiştiren bir köpek
sözler,
sözler,
ve sözler.
artık ziyanı yok
gölge olmasın yeter...

8 Mayıs 2011 Pazar

Bir Eksik Bir Fazla


dökülüyorum ve düşüyor yüzüm
kuru ve çelimsiz kelimelerle
çekiştirilen ipler kopuyorsa
eksiği sayılamaz düğümün
statik bir yer değil
cisimsiz bir seyahat kabini
o harfler var ya hani
içinde kanın en hızlı aktığı
hızlanarak vuruyor yüzüme
burası bir düş bulutu olmalı
düş-tükçe kör-eliyorum
bu aralar şanslı sayılırım
kestirmeden dönüyorum
.
.

17 Nisan 2011 Pazar

Büyük Mücadelenin Küçük Neferleri

birden soyuluyorum,
kabuğumun altında,
deri ötesi renksizliğim,
günışığında saydam.
beynimde kan,
yüzümde karmaşa.
ruh göçü çocuğuyum,
içim yalın; dışım savaş.
.
.
.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Fikrin Ağırlığında

bu boğumun zanlısı
aniden kaçan nefesim
inip kalkan göğsümün
görünmeyen çeperinde 
tekinsiz bir düşünce
kaçınılmaz zaferim
daha çok tortu bırak
ağız dolusu çürüğüm
daha da yığıl üstüme
düzinelerce ölüyüm
.
.

Mutasyon

kötü bir rivayetle başlar dürtü
dişlerin sıkıldığı anın içinde
peşi sıra sayıklanan görüntüler
uykusuzluk cilası sigarasına sıkışır
tüm sloganların arsız aymazlığı
kulağı çınlatan bir kavramsızlık
rüya kirliliğinde gerçek dışı
kıvamı tutturulamamış yaşam üniteleri
değişkenlik vurkaçında çakılı
henüz çizilmemiş bir haritanın
adı olmayan ıssızlıklarını düşler
ırzına geçilmemiş yeni dünya bekareti
ortak kurguların en büyüğü
salyaların bereketinde
kendini yiyip bitiren adamın
bitmek bilmeyen açgözlülüğü...
.
.

11 Mart 2011 Cuma

Ütopya Egzersizleri

bakın, 
ben geldim 
vücutsuz ve vakur
zamanın olmadığı bir yerden
coşkuyla kucaklanmak için
soyundum etimden
ağaç dallarına boyadım kollarımı
bir takım benliklerimi yüzdürüp
uzak bir kıyıya taşıdım
hüzünlü bir ressamın düşlediği.
sislerin uzayan örtüsüne üfledim
kurtardım özümü bulanıklığından
yüzünüzün çizgilerini koklayıp
durdurmak için savaşı
kendi olamayanlara öfkemden
ben oldum.
dünyayı karşıma alabileceğim
mutlu gülüşler uğruna
sıyrıldım insan acziyetinden
kısalttım yolları
ben geldim, bakın
gök ve toprak gibi
kararlı.
.
.

Mağlubiyet Panayırı

dondurulmuş sinirleri hücremin
patlamaya hazır bir kutu
organik ağrılarla bezedim onu
üstelik bir deliği bile var kopkoyu
karası gözlerimi alan yavanlıkta
her yırtılışın özrü ve cezası orada
sözcüklere inanmayan adamın
sözcüklerle dansı gibi
ışığın parçalarından elbisesi
labirentinde keskin dönemeçleri
fütursuzca okşadım onu
ağzı ile boynu arasındaki mesafede
aşıklı kokular besledim
kurdelesi çengel boğazında
ödülüyle intihara meyilli 
kanamalı hasta telaşı
düşürsün diye küfesini omzundan
dilimi terbiye edip yaladım
yarasını saracak bandım yokken
kapaklandım üzerine 
korunaklı bir başka deliğin rahmi
midemin altındaki bir tortu
sıkıştığım nefes boğumunda bir ara
iki karartıdan yansıyan utançla
belime inen baltanın yanlış aksi
kelimeler ve acılar yönsüz 
kıpırtısızlığımın ekseninde zehri
bileyip dişlerimi ısırdım dudağımı
duyunun evrimiyle çınladı suskunluk
dileğimi yuttum
ağlayan ben değil
dudağımdı...
.
.

8 Mart 2011 Salı

Kötü Saatte Olmasınlar

saçına dolanmış bir köprü ayağı
tutuyorsan öfkeni tükürüğünde
tuzu acıtan bir umman olur.
eti kemiğine geçmiş bir yaranın
yeni isimleriyle tanışma vaktidir.
içinde bulunduğun değil
dışında boğulduğun bu küfrün
son durağı gözündür.
seslerden izole saydam bir fanus
temennilerinin en samimi olanı.
büyür... 
büyür yine de kırgınlık;
nankör olmayan tek bağımlılığın.
kendine batırdığın her çuvaldızın
ucundaki zehrin özü dudağında
çatlak ve ıslaksın 
tuttuğun dileğin tutarsızlığı kadar.
gördüğün düşten ziyade
yarım bir insansın
dünya, boş umut satar.
.
.

29 Ocak 2011 Cumartesi

Çok Yanlış Hiç Doğru

düşünürüm bazen toprağımı
ölülerimi
tırnaklarımın arasındaki etler
delillerim
çırılçıplak bir hedefim

düşünürüm bazen kirlerimi
suyla çıksaydı tarihin izi
veyahut hiç bulaşmamış olsaydı
ellerimize tozları
kalır mıydık bizbize
yüzümüze yağar mıydı
bir avuç gülümseme

düşünürüm bazen olmayanı
ve hiç olmayacak olanı
ismimi karalayıp
yeniden yazarım
baştan biraz fazla
sondan biraz eksik

düşünürüm bazen toprağımı
ölülerimi
tırnaklarımın arasındaki etler
delillerim
çırılçıplak bir hedefim

vurulur
vurulur
düşerim
.
.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Zaman Geriye Akar

gerçeği eledikçe eleğim
değişir günün rengi
aslında güneş doğsun isterim
istemekten vazgeçmediğim zamanlar
içerimde bir çatlak
yarım yamalak bir dudağa
veya kör bir duvara ait
ikisi de bir nasılsa
acı; akmasa da damlar
tek kişilik bir hücredeki
adam asmaca
çıldırmamak işten değil
yere düşen yankıları dinlerken
zaman geriye akar...

aşk sadece profesyonel bir orospu
nankörlük akar kasıklarından
bedelini ödemezsen  ölecek hastalığı
tersini seçemediğin için
ölmeyecek bak gördün mü
ince ve keskin bir sızı
çatlağımın eşanlamlısı
hatırlamak için günde bir doz
kağıt kesiği acısına müptelayım
dizlerimin ağrısı yağmurdan değil
ağlayacağım besbelli
aslında içten gülmek isterim
istemekten vazgeçmediğim zamanlar

nasıl kaybettik ki bunları?
şimdi kaseti başa sarsam
başka bir şarkı çalar mı?
.
.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Seslerime Tünel Kazdım

ben sağı solu olmayan bir körüm şimdi
isimler verdiğim değneklerim yok iki yanımda
ucuz bir sokak taşı arasına sıkışmış hepsi
sen de çirkinsin şimdi
suratının içindeki karartıya ay bile vurmuyor
bir miktar nefret buldum besliyorum bugünlerde
seversem kalbim acıyor
kaçtıkça kaçıyorum
yine her kafadan bir sen çıkıyor
yüzünü göğsüne devirdiğin halinle değil
parlayan gülümsemenle anımsıyorum seni
şikayetlerimi biriktiriyorum sana
gözümü alan ışığından haber yok
sağımda oturan anılarımı birileri eziyor
dolu diyemeyeceğim kadar meçhul orası
dikenli bir sakız gibi adın
söylersem ağzım acıyor
koştukça koşuyorum
yine her kafadan bir sen çıkıyor
gözüme yapışıp kaldığın anların hüzünlü ertesi
akşamın son vapurunu kaçırmaya benziyor
renkli yapboz zeminde aksini görebiliyorum
tavanı gösteren aynanın içinde gizleniyor saatler
sola dönen yolun ortasında bir gölge olsa
ya da sola konuşlanmış masada
zehirleniyor oksijenim
bakarsam nefesim acıyor
döndükçe dönüyorum
kendi etrafım dışındaki bu sonsuz çemberde
her kafadan bir sen çıkıyor
sonra ben çıkıyorum işin içinden
sen sağ, ben felaket.
.
.

Umurlu Cinayet Rehberi

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulunudu
ıslak caddenin yankısında siren sesi
bir apartman girişinde sevişenler vardı
müzisyenin elinde koparılmış gitar teli

köprünün ışıklarından biri arızalı
beni yak

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulunudu
küfretti çıkmaz sokaktaki yaşlı şarapçı
fahişenin topuklarında kaldırım tozu
et konvoyu istilasında bir bar kapısı

otoparkın karanlığında biri kayboldu
beni bul

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulunudu
kadın üzgün
sözleri dilinden süpürülmüş bir toz bulutuydu
adam ölgün

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulundu
beni öl
beni uyu.
.
.

17 Ekim 2010 Pazar

Susulan Cümlelerin İntikamı

gözümün içinde bir nokta
nefesimde zil sesi
içim dalıyor
hani çoksundur bazı
bazı yok

birisi marşa basıyor
düşündükçe
eziliyor kaburgam
aklım beş karış havada
kalsa iyi

kapının ardındaki fısıltı
çığlıkla dövüşüyor
bu gece
tüm çöplükler dolu

bu suret benim değil
bu kafa hiç değil
belki uzaktaki bir çocuktur
geceyarısı ağlayan

oksijensiz bir balonun
biçimsizliğindeyim
uğulduyor sokak
        adım,
                    adım.
adın,
sürtünüyor beynime

söylemek geçip gidiyor
içimden
içinden yürüyorum
içimden konuşup

ve
o şey,
sen denilen;
gözümün içinde bir nokta
daldıkça büyüyen
pek konuşkan olmayışım bundan
.
.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Enkaz Kaldırma Timi

sürüyerek yürüttüm ayaklarımı üstüne doğru
delik deşik gövdende
adım izlerim
midene oturmuştum oysa ki ve kustuğun bendim
kançanağından halis mulis dikizin
üzerimde.
yerdeydim,
yerin ta dibinde.
sırtıma bastığında ıslaktım ağlamaktan
tabanların hep kaygan ve kaypaktı gel-gitlerden
ay tutuldu, dedi biri
tutulduk, evet.
doğruydu.
yanağımı dayadım belki camdandır diye
kalbine
bir otobüs penceresiyle oynaşan çocuk gibiydim
direkleri saydım zaman geçmezken
etine gömüldüm
iyi bir cerrah olsaydım kesebilirdim damarlarından birini
bulamadım
harici bir ünitede özenle bekletilen uzvun bendim
için mezar
dışın hayattı
dışarıda bekledim çünkü sigaram yakılmalıydı
üfledim
dumanımın dudağındaki yarıkları bulması için.
arka kapıdan kaçırılmayı bekleyen bir mahkumdun
kıvranıyordun
anahtar kırıldı dedi, biri
kırıldık, evet
doğruydu.
doğruldum.
boynumda asılı duran yarım gülüşünü iade ettim
sürüyerek yürüttüm ayaklarımı ileri doğru
delik deşik gövdemde
gölge izlerin.
.

3 Ekim 2010 Pazar

301

kapıyı çal ve gir içeri
içimden geç
kireci gölgesiz duvardan.
tüm bu adiliğin kamuflajıyken varlığın
bir rol seç
karanlığa alışmadan gözlerim
çeneni boynuma göm
öyle kal
kendini yorgan sanan çarşafın hatrına
biraz daha sev.
.

26 Eylül 2010 Pazar

Bu Vakitler Hırçın

susacak oluşum ve tüm bağırmalarım
sırtıma batıp gömüldü.
sobelendik, dedi. suratımda avuçlarım.
bu aşk kaç yüzlüydü?
.
.
.

Ölüsevici

yiyip bitiriyoruz aylak bir oburlukla
önümüze düşen yaşam kırıntılarını
üzerine bir de tatlı isteyince
bir bardak soğuk suya talim ediyoruz.
.
.
.

Patenti Alınamayan Teori

göğüs boşluğumdan
çıkmaz sanırdım can'ım

bir ki üç -bak

ayaklarım gittikçe
arkamdan uzandı kollarım

bir ki üç -tut

tükürdüğüm piçin yüzünü
binlerce kez gizli öptüm

bir ki üç -sev

böyle şey görülmedi, olacak
tüm zamanları o an yaktım
uygun adım ileri.

bir ki -hiç-
.
.
.

24 Eylül 2010 Cuma

Ucu Bucağı Yok Bu Teranenin

içkinin muhabbet mezesi olduğu bir gecede
                           - sağımda otur isterim birazcık
dirseğine dokunsun dirseğimin ucu
çarpışsın dizlerimiz ara sıra

masadaki çakmağa uzanan
parmak ucun sıyırsın elimi azıcık
                                  - pardon derken
özrüne kayıtsız kalmak isterim
boğazım kahkaha kusarken

ve ayaklarımızın kilometreler ezen tozları
birbirine karışsın isterim,
yer altımızda yok gibiyken
                                     
rüzgar estiğinde saçım dolansın boynuna
                                - benim yerime

kulağıma fısıldayarak biraz saçmala isterim
gülmem ya da ağlamam farketmez

bir de gözünü isterim
                                - sadece tek bir gözünü, evet
birini kırpsan bile alışkanlıkla
öteki sadece beni görsün isterim

                                 - hepsi bu
gözün gönlüme değdi mi
gerisini bilirsin işte
bir masa dolusu zevzeklik.

                                  - şerefe.

.
.
.

23 Eylül 2010 Perşembe

Fiili Gelecek Zaman

siyah bir çukurdan uzanan sesim ardılsız
yüzüm gölge buğusu
yanılgıyla düştü sandığım gardım saklanmış
birine bakıp çıkacağım

kör ben isem
ipi kim çekiyor

dudağımda aşk bulaşığı belli belirsiz bir telaş
tırmandığım her sırtta
piç bir yeni-lgi
dizlerimin altında terli çamur
saçlarımın arasına sıkışmış bir düşünce balonu
bağırmak istiyor
volta atıyorken kentin mahremiyeti kasıklarımda
kaşkol altı öpüşlere küfreden çenem titrek
birini alıp kaçacağım

yol yok ise
yürüdüğüm ne

yüzde yüz koton kaplı sahtelik
örtüyor yarıklarla çentik atılan etin yavanlığını
iyi ve kötü
kabuğu soyulmadan tüketilen bir hiç
kollarımın uzandığı mesafede tutarsız bir sıcak
vitamini kıçımıza kaçmış alışkanlıklar
kımıldatması zor kadim bir sandık gibi duruyor
yerlerde şehvet
öz-ümün ayaklarında

adımı unutacaksanız bir an
birini çalıp çıkacağım

bu delik
yaşanacak gibi değil.

.
.
.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Düşler ve Korkular / Şarap ve Aşk

Duvarlar bembeyaz.

Belki de kirlenen yaşamlarımıza bir lütuf bu. Günahın dokunamadığı tek bölge... Uykusuzluktan yorgun düşmüş gözlerimi kamaştırıyor kirecin rengi, başımı çeviriyorum. Sigara dumanından sararmış tüllerin ardındaki gri sokağa bakıyorum. Sakin… Günlerden ne? Bilmiyorum. Bir takvimimiz yok, aslında bir saatimiz de yok. Umursamıyorum. Hayatı saymayı bir süre önce bıraktım. Parmaklarımın arasında sönen izmariti küllükteki diğer bir düzine arkadaşının arasına tıkıştırıyorum. Banyodaki paslı borulardan gelen su sesi büyük bir homurtuyla kesiliyor. Yatağın içinde dönüyorum. Zaman, ağır çekimde gösterilen bir film gibi sürünerek ilerliyor. Sessizliğe tempo tutuyorum. Zihnim son ses açık.

...Bilinmeyen bir senenin bilinmeyen bir mevsiminde, sessizliğin bir cıvıltısı olduğunu söylüyor annem. Yatmadan önce bana kitap okumuyor ya da ninni söylemiyor. Ona kızmıyorum, çocukça kaprislerim yok. Sadece orada olması yeterli… Siyah saçlarımın arasında şefkatle gezdirdiği beyaz ellerini tutup öpüyorum. Bana sessizliğin sesini dinlemeyi öğretiyor


Gıcırtıyla açılıyor yatağın hemen yanındaki oda kapısı. Annemin elleri kayboluyor. Beline doladığı havlusuyla eşikte beliren esmer adam, ıslak ayaklarıyla yürüdüğü yerde izler bırakarak bana yaklaşıyor. Kaşlarının hemen üstündeki orta yaş çizgileri kıpırdıyor. Bir şey söyleyeceğini sanıyorum, ama o an konuşmuyor. Onun yerine yatağa doğru eğilip bir öpücük konduruyor burnumun ucuna, yanıma uzanıyor.

“Sigara kaldı mı?”
“Çekmecede.”

Çakmağı yakışını ve sigaradan derin bir nefes çekişini izliyorum. Dumanı üfledikten sonra gözlerini duvara dikiyor. Ne düşündüğünü biliyorum. O da en az benim kadar korkuyor. Dudağının kenarına sıkıştırdığı sigarasını içmiyor. Bu haliyle, eski dağ evimizin basamaklarında oturan babamı anımsatıyor bana.

...Kır bıyıklarının sakladığı dudağındaki sigarasıyla bana bir şeyler anlatıyor. Toprağı koru, onu sev, toprak berekettir, hayattır, sana hiçbir zaman ihanet etmez, diyor babam. Ama çok sonra yanıldığını anlıyorum. Toprak, annemi ve babamı alıyor. İhanete uğramış gibi hissediyorum. Yıllar boyu babamı özlüyorum… Ve annemi…
Toprağı sevmiyorum artık. Beyaz duvarlar daha güvenli. Şimdilik…

“Şarabımız bitmiş.” Sesinde varla yok arası bir umursamazlık duyuyorum, konuyu değiştirmeliyim;
“Akşam ne yiyeceğiz?” diyorum, yanıt gelmeyeceğini bilerek. Ama beni yanıltıyor.
“Ayarlarız bir şeyler.”
Sesi yıllar öncesinden geliyor sanki… Çitlerin arasından… Beyaza boyalı ahşap çitler…

...Artık bana bakabilecek birilerinin olmadığı sene yerleştirildiğim yurdun bahçesindeki kaçamak fısıltılarımızı hatırlıyorum. Gel benimle, diyor. Dudaklarını okuyorum, titremiyor. Yüzünün bir yerlerinde olması gereken kederi araştırıyorum. Ama yok. Ailesini hiç tanımamış olmanın verdiği bir donukluk sadece. Hiçbirimize benzemiyor. Sonradan görme bir öksüz ve yetim değil. O sevgisiz ve kadim bir piç. Bunu samimiyetle taşıyor omuzlarında, hiç gocunmuyor. Onu güçlü kılan bu. Düşüncelerimin arasından tekrar uzanıyor fısıltısı; “Geliyor musun?” Üzerimde beyaz şile bezinden bir bluz ve altımda yılların eskitemediği yırtık mavi kotum… “Başka giysim yok, üşüyorum.” Aslında bu bir bahane. Deli gibi kaçıp gitmek istiyorum onunla. Korkuyorum… Sesimdeki tereddüt dolu heyecanı anlıyor. “Ayarlarız bir şeyler” diyor. Elime uzanıp çekiyor beni, çitlere doğru koşuyoruz. Sadece üç dakika sonra özgürüz. Sıvaları dökülmüş yurt binasına son kez dönüp bakmıyorum bile. Kesik soluklarımın arasında tek düşünebildiğim onu sevebilmek. Eğer bir cennet varsa, oraya dek sevişebilmek…

O her zaman, ‘bir şeyler ayarlayan’ adam oluyor hayatımda. Her şeyi değiştireceğini söylüyor. İnanıyorum. Ne yaptığımızı bile düşünmüyorum. Çünkü düşünmemi istemiyor. Sadece sev diyor, beni sev. Öyle yapıyorum. Ve hep elele yürüyoruz, düşlerimiz yerle yeksan.

Yatmaktan sırtım ağrımaya başlıyor. Doğrulurken yatağın fırlayan yaylarından bir tanesi bel kemiğimi bilmem kaçıncı kez tehdit ediyor. Canım yanmıyor, daha kötülerine de alışığım. Tek bir hamleyle kalkıyorum. Halısız ahşap zemine dokunuyor çıplak ayaklarım. Bileğimin acısıyla tiz bir inilti çıkarıyorum. Dün gece kaçarken burkmuş olmalıyım. Yüzümü yıkamak için banyoya doğru seğirtirken ona çekingen bir bakış atıyorum. Gömleğini giymiş bile. Yeşil gözlerine bakıyorum. Hemen anlıyor. Pantolonunu iliklerken mırıldanıyor:

“Akşamki işlere sen gelme artık.”

Karşı çıkmıyorum. Hırsız polisçilik oynamak pek de hoşuma gitmiyor. Banyo kapısının önündeyken dönüp ‘Sen de gitme, böyle yaşamaya mecbur değiliz’ diye söylenmek isterken susmayı seçiyorum. Beni bırakıp gitmesini göze alamıyorum. Musluğu açarken eski borular yeniden homurdanıyor. Sırları dökülmüş aynaya sıçrıyor damlalar. Soğuk suyun yüzüme temas ettiği her an korkularım biraz daha büyüyor. Mideme bir balyoz gibi iniyor düşlerim. Tüm bu esrikliği kovalamak için içerideki adamı ve kollarında hissettiğim huzuru düşünmem yeterli. Ağzımı çalkalayıp tükürüyorum. Söyleyemediğim tüm kelimelerin zehri, lavabo borusundan şehrin kanalizasyonlarına akıyor. Derin bir nefes alıyorum. Rutubet kokusu genzimi dolduruyor.

Odaya döndüğümde yatağın kenarına doğru eğilip hemen ayakucumdaki siyah valizden herhangi bir elbiseyi çekip giyiyorum. Yatağın köşesine oturup botlarımı düğümlerken kalbimden yükselen yumru gırtlağımı zorluyor. Ağlamıyorum. Onun kadını olabilmek için en az onun kadar sağlam görünmeliyim. Ayağa kalkıp elbisemi çekiştiriyorum. Sırtım ona dönük. Kül tablasına bastığı sigara izmaritinin sesine onunki ekleniyor.

“Bugün banka soyalım, şarap alırız.”

Yanıt vermeden boyun eğiyorum.

Ceketini ve beni yanına alıp çıkıyor.

...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Beş Çayı Monologları

öfkeyle söze gelmiş bu ifade kaçağı, gaz sızıntısı gibi,
dişinin arasında sıkışıp kalan bir parça
görüp de görmemezlikten geldiğin zamansız bir huysuzluk hali

korkaklar kaçarak sadeleştirir mi hayatı,
insanlığın en meşum düşmanı,
zamanın kalbindeyken.
ve bir çizgi üzerinde yürümek kadar zorken
sabretmek.

caddelerin omzu yoksa, yaslanıp da ağlanmaz ki.
evlerin küskünlüğü gitmemendendir.
ve gitmediğin yol kadardır, yalnızlığın kilometre başına düşen sızısı

her zaman bir parantezi açmak daha kolaydır bir tırnaktan.
suflörün midene oturmuş, acıtıyorsa genzini.
kendi biriktirdiğin aralıklara başvurursun,
ve kendin kalbine.
organizmanın bürokrasisi böyle işler, beynin 5 çayına çıktığında.

münasebetsizliğimi bağışla, hayat sonra değil.
şimdi.

aynaya baktığında ne görüyorsun?

1 Aralık 2009 Salı

Ben Delinin Yalancısıyım


işte!
işte şimdi tam bir yalancıyım
sızlanmayı biliyordum aslında
sadece gurur yapıyordu umurum
ve ben bir deliydim
kayıp kralın huzur(suzluğ)unda
suçu hafifletilmiş örtbaslarım
ağdalı fikirlerime saklanıyordu
gezgin bir barbardı zihnim
kadın gibiden hallice bir soylu
belki bir soytarı kadar deli.
işte bak!
işte şimdi tam bir yalancıyım
idam taburesinde ayak uçlarım
halatların kangren düğümü
ağırlaştırıyor gurursuzluğu
sanki ağlamıyor yüzsüzlüğüm
sırtımda inancımın kırbacı
dökülüyor yalanın kara sırları
şu an her şey umurumda
ve ben bir deliyim
düş krallığının uzağında.

-

15 Kasım 2009 Pazar

Düş(üş) Melodramı

Yağmurun dinmesi biraz olsun içini rahatlatmış gibi görünüyordu. Yol kenarına park ettiği araçtan hışımla indi genç adam. Rutubetli bir sessizlikle nemlenen havada, görebildiği en uzak noktaya doğru baktı. Görüş açısında hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Ay ışığının oynaştığı asfaltın bittiği yerde sık ağaçlarla kaplı bir orman başlıyordu. Hava yeterince soğumuştu ve rüzgar alabildiğine sert esiyordu. Son şarabını da bundan önce konakladığı motelin bekçisiyle devirmiş olmasına lanet etti. Üstelik adam yolu yanlış tarif etmemiş olsaydı şimdi bu kahrolası yerde olmayacaktı. Ama hayıflanmak için doğru bir zaman değildi. Bu ıssız yolun göbeğinde başına gelebilecek en kötü şey sadece yakıtının bitmesi mi, yoksa ormandan gelebilecek olası bir tehlike miydi? Bunun cevabını şimdilik bilmek istemiyordu.

Telefon sinyalini tekrar kontrol etmek için elini cebine attığı sırada ağaçların arasından kısık bir gülüş yükseldi. Ardından hatırlayamadığı bir melodinin ıslığı çarptı kulağına. Aklının oyun oynayabilme ihtimaline karşılık, o sesi gerçekten duyduğuna yemin edebilirdi. Yolun sağında ormana uzanan patikaya doğru yöneldi. Tanrım, sonunda canlı biriyle konuşup yardım isteyebilecekti. Ayakları onu kenardaki çalıların ötesine, o bilinmeyen sese doğru sürükledi. Duyduğu merak o kadar güçlüydü ki, neredeyse bulunduğu durumun vahametini unutmuştu. Karanlık ağaçların arasına umarsızca daldı. Ayçiçeği renkli yapraklar, sonbahar tanrısının kucağına bırakmıştı kendini. Ayın ışıklarıyla, adeta altından bir yol oluşturmuşlardı. Kurumuş yaprakların üstündeki ıslak ayak sesleri, adımlarını bir gölge gibi takip ediyordu.

Sonunda ağaçlar seyrekleştiğinde, siyah çalılarla çevrili bir alana varmıştı. Ne kadar yol kat ettiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Gülüşlerin ve o tekinsiz şarkının yerini şimdi münzevi bir sessizlik almıştı. Tereddüt içinde birkaç adım daha attığı anda dizine dokunan nesneyle ürperdi. Eliyle çalıları yokladığında çitten yapılmış ufak bir kapının varlığını keşfetti. Çitin arasından sessizce süzülerek ortadaki devasa ağacın gövdesine doğru yaklaştı. Gecenin koyuluğu görüşünü engelliyordu, gözbebekleri kocaman olmuştu. Gördüğünü sandığı şeye parmaklarıyla dokunmak için uzandığında, ahşabın pürüzlü yüzeyindeki kıymığın temasıyla elini kaçırdı. Daha önce hiç karşılaşmamış olduğu bir yapıyla burun burunaydı. Yüzyıllık çınarın gövdesine oyulmuş kadim basamakları, yükseldiği en üst noktaya dek gözüyle takip etti. Başını göğe doğru kaldırdıkça kalbinin hızlı ritmi gırtlağında keskinleşiyordu. Basamaklar eski bir ağaç evin girişinde son buluyordu. Koca ağacın dalları, tabiat ananın ta kendisi gibi kucaklıyordu ahşap kulübeyi.

Aniden pencerelerden birinde cılız bir ışık gördüğünü sandı. Genç adam, içindeki heyecanın giderek arttığını hissediyordu. Kısa süreli bir kuşkunun ardından hızla basamakları tırmanmaya başladı. Ağaç eve vardığında soluk soluğa kapının girişine yığılmıştı. Sigarayı bırakmalıyım, diye iç geçirdi. Doğrularak, bir çeşit veranda olduğunu düşündüğü düzlükteki parmaklıklara tutunup çevreye göz gezdirdi. Evin tam arkasında göz kamaştırıcı bir kumsal uzanıyordu. Dalgaların dans edercesine kıyıya vururken çıkardığı sesi, şimdi daha net duyabiliyordu. Bir an için gözlerini yumdu. Giderek şiddetlenen rüzgarın yüzünü yalamasından memnun olmaya başlamıştı. Denizköpüklerinin ayak bileklerini ıslattığını düşledi, sonra kasıklarına yükseldiğini... Birden tüm duyularının çekildiğini algıladı. Başı arkaya doğru yatarken huzurlu bir huzursuzluk dalgası sarmaladı ruhunu. Gözlerini açtığında sendeleyerek parmaklıklara takılmıştı. Düşüşünü engelleyebilecek bir hamle yaşamını kurtarabilirdi belki ancak tutunmak için uzattığı eli sadece boşluğu dövdü.

Şimdi, havanın şeffaf soğukluğunu sırtında hissediyordu. Düşüyordu… Göğün siyahlığında salınan dolunay, ağaçların arasından göz kırpıyordu. Düşüyordu… Ahşap ev gökyüzünde ufak bir kara deliğe dönüşüyordu. Düşüyordu… Etrafında dönen yapraklar, küflü bir ninniyi mırıldanıyordu… Düşüyordu… Yeniden çiselemeye başlayan yağmurun tenindeki dansıyla titriyordu. Düşüyordu… Zamanın akrep ve yelkovanlarının körebe oynamadığı bir anda ve kâinatın tüm anlarında… Düşüyordu…...

Aforizmatik

- topyekün bir teslim oluş hadisesi /
tüm duyargalarını ıslatırcasına /
çöker midenin acıyan yarıçapına /
vidası gevşeyince ayrılır makas /
şimdi iki cinayet aletin var /
tükür avuçlarına!

- öylesine ritmik bir çıldırış ki; var ile yok arasındaki en kestirme mesafe. med'den cezir'e kadar ölüm metronomu.

- sen istersen varoluşuna küsüp köşene çekil ve hayat koptuğu yerden başlasın. devinim beklemez...

- sahibiyetsiz sonsuzluğa uzat kollarını /
bırak toprağın demiri vurulsun bileklerine /
işte gerçek son!

- bir adam ölür avuçlarında /
ve bir kadın ağlar /
tüm çıplaklığıyla.

- gözleri her zaman köre çalar /
el yordamıyla kesilir nefesi /
hissiz bir yokoluşa yeğdir /
sadece bazen...
adı özgürlüktür...

- anlamların içini doldurabilmek bir boşluk doldurma oyunundan daha büyük bir meziyet istiyor. en uzak bir tepenin silüetinde uçuşan sesleri dinlemeyi tercih

ederim o yüzden. kimi zaman yapamıyorsan, sadece beklemelisin bence.

- gözlerini kıstığında görebileceksin sadece sızıntıdaki ışığı. çünkü eksik bakmamız gerekecek o gün. eksik bırakıp giderken hayatı.

- önemli olan meyletmemek. aşk bir yana.

- ya şimdi indireceksin şalterlerini dünyanın ya da bir tokat atacaksın kendine. tek gözün kapalıyken denge kurmak güç.

- aksine ömürdür belki de. kirli çoraplarını saklayıp hiçbir şey olmamış gibi yaşayabildiğin.

- bağışlanmayı düşlemeden haykır /
çünkü hiçbir boyuttaki sen değilsin /
yada herhangi bir denklemin bilinmeyeni /
zincirin halkalarını gevşetmişken /
tuzuyla dökül yanağının.

- umut en kadim dost. ve daha az rutubetli bir çekmecede.

- ve benim tek derdim; kafayı yiyecek oluşum.

- çığlık çığlığa bir pandomim /
bu uçurumun dudak kenarında /
bırak ağızları boyalı çocukları /
kim ağlıyorsa yüzünde /
ona tutun.

- asla ezberlenmemesi gereken habis gerçekler bunlar... suflörü öldürün. o benim.

- ama seslerin ölümünün olmayışı; ne garip...


-
-
.

Büyüsüz

Aslında çok sözüm var, içerlerim. Sessizliğimde koca bir gömüt. Saklı bulunduğu cennetin kilidi katmerli. Kapısındaki gümüş işlemenin soğuk metalini gırtlağımda hissederim. Bir düğümsen eğer, çözül ! Ve bir sözcük gerekiyorsa illa ki, ezberlediklerim de var. Bildiğim ve söylemek istediklerimden bambaşkaca biraz. Ama bilirsin, sihre inanmam. Kaypak kelimelerime hicven dudağımdan düşer;

"Açıl Susam Açıl..."

...

Hikâyet-i Şikâyet

bi' olamadık
yörüngesinde huzurun.
eriyiklerimiz,
göğüs boşluğumuza
aktı,
durdu.
titreyiş nöbetlerimizde
dil ucu zehri
ha düştü ha düşecek
derken
durdu devran
bir öküzün boynuzunda
asılı kaldık.

...

20 Ağustos 2009 Perşembe

Düşün Sonesi

*
ne kadar yorgun,

kızgın,
tutkun
ya da umursamazsın gerçekten?

bir daha yumruğunu sıkıp
diline en edepsiz sözlerini dolamadın mı

hangi derin veya sığ tarafında kaldı
o düşlerinin yalan ezgileri

belki gafil avlandın
       avının orta yerinde.

bir döndün etrafında,
     bir daha döndün
ve bir daha.

akrep iğnesinin batacağı son yerdesin

mutlu bütünsüzlüklerle dalgalansan da,
hani o yeşil tepelerin üzerinde kucakladığın
ölüm beyazlığına
bir daha hiç dokunamadan
varoluşun tamamlanır mı dersin

sen ki öpmüştün
ellerin yanağındayken
beyazını
sonsuz ufkun erişilmez rüyasında

umutların en mahrem sözcükleri dilinde,
baş parmağında
ıslak kırgınlığının geçici sonu

gri bir kayanın üzerine teslim ederken
sana ait olanı,
düşüm düşündür
                 diyerek,
nefesini dahi tutmadan dalmıştın
iki zehrin ortasına.

ölüm mü karaladı
tutkunu olduğun beyazlığın sihrini
uyandın mı artık?
yoksa bitmedi mi rüya?

avuçlarındaki ize,
sağ başucunda bıraktığı o kokuya

sadık mı uykuların?

*

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Fi Tarihindeki İsterik

söyleyebilsem şimdi...
belki sonra... yada asla...
her zamanki gibi...
yine asla'da kalmasam...
midemdeki şarabı
parmaklayıp kusar gibi
kusabilsem...
her zamanki gibi... boğulmasam...
yada boğmasan artık!
bir çekiçle vurulsam
ve sessiz sinema oynasa dünya
o cılız ışık körleşse
yine tepe taklak olsa vücut
kalbim ayaklarında kalmasa
beynimin krampı olmasan
ya da "hiç" olmasan artık!
basit bir cümle olsa her şey
ben söylemeden
kaybolsan...
kaybolsam...
karanlıkta...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Usun Emri

Yaz, diyor! Yaz, diyor gölgemdeki boşluk. Bir satır da sen yaz kadim tarihe. Ve parmak bas gerekirse kanınla imza atamayacaksan. Avuçlarındaki derin yarıklarıysa kaderin, bırak kahin ölüm fermanını okusun. Ve kabarıyorsa ruhunun mayası, kızarmasın yüzün. Kalın puntoların değil de; yürekten kabartmalı harflerin olsun, diyor. Körebesi olsan da yaşamın, okuyabil diye !

Standart Sapma

yalnızca oyun bu.
küçük bir devin kendi gölgesiyle oynadığı
büyük bir aldatmaca oyunu bu yalnızca.

yalnız bir oyun bu.
yalnızlığın dışında
oyunun içinde oyun
içinde ise yalnızlığın;

bir başka yalan.
yalın bir dille anlatamadıklarımın türevi bu
kalan vermeyen bir işlemdeki tek yalnız.

yalnız bir yalan bu
yalnızlığın dışında
yalanın içinde yalan
içinde ise yalnızlığın;

bu yalanın yalnız oyuncuları
oyuncuların yalnız yalanları
yalnızlığın yalan oyunları...

27 Nisan 2009 Pazartesi

Şeklin Şemail İmgesi


yarı saydam tuval üzerinde
ömrümün münzevi gölgeleri
karalamalarında tutarsızlığım
eksikken tam olamamaktan
bütünlenmeyen yarımlara dek
alegorik hataların rahminde
her bir küfürden daha aciz
kopkoyu bir fırça darbesiyle
yerle yeksan tüm renklerim
belki yaşamın içinden seçip
ayıramadıklarımın posasıyla
ekşi bir tadı katık etmekle eş
yer yer sağanak beyazken
parçalı zifirli olmam bundan
ateş değil bilinç yanığıyım
düştüğü yeri siyaha çalan...
.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Metabolik Ayin

.
kucağımda çivi gibi küskünlükler
ayaklarım mabedimin eşiğinde.
bir basamak kala belki kutsanmama
soluğumun yarısında küfürlerim
bir diğer yarısında ürkek tin
çeperinde saydam bir ağla bantlı
içten yanmalı bir ruh tutulmasının
ışık hızıyla vurup kaçan o ağırlığı.
bir tutam et ve kemik ihtiyacında
rengi akmış bir düş eskiye çıkan...

dizlerimin bağında kördüğümler
duyamadığım bir fısıltı dilimin ucunda
hangi dudağımdı ilk tutkala bulaşan?
saklı bir günahla bilenmiş bıçağı
kanatırcasına dişlenirken suskunluk.
tapınağımın rutubete gebe dehlizinde
merdiven altı bir uğursuzluğun sesi.
ve nerede gevşettiğimi bilmediğim
eğri parmaklıklarında göğsümün
tanrının sahte parmak izleri...
..
.

Beklenen Tepkime

.
tam ortasındaki bir yerinden kaburgalarımın,
koca bir sis bulutu hücum ediyor soluk boruma.
sırtıma vuran sızı hatırlatıyor canımın yandığını.
süzülüyor bütün duyularım midemin ta dibine.
kramp girmiş bir cenin oluyor silüetim.
bir daha düşüyor düşüncelerim
ve bir kez daha düşlüyorum.
çözülüyorum...
dokunmayın bana...

.

10 Mart 2009 Salı

İçbükey Sözümün Dışbükey Yüzündeki Zar

.
varoluşunun hissettirdiği yokluğun nevrotik sanrısıyla bir duble atıyorum. zihnimin kafası bi'dünya.

dü-bara

bazen hissizliğin adı; ahşap masada tıkırdayan zarların siyah benekleridir. siyah-beyaz bir hesaplaşmanın alt-beyinsel faaliyeti.

şeş-ü-yek

kendimi kıstırıyorum harflerin arasına. ışık hızından öte bir yabanilikle algılıyorum her birini. sağım solum önüm arkam korner. tuzağımın ağlarında kendi yüzüm.

dü-şeş

hızla ilerliyor imitasyon adımlarım. iki türbülans arası bir bulantıda gövdem. histerik susmalarım orijinal el yapımı.

penc-ü-se

ıskalıyorum tüm kilitleri. yüksek öncelikli tercih meselesi. her kapı gıcırtısında raks edemeyecek kadar öksüzüm. ve sihirli bir cümlem yok.

dü-yek

aşinası olduğum likit şeffaflığın dibine çöküyorum. biriyken hepsi; hepsiyken biriyim. çifte standart uygulanmış suni düşler bombardımanında tortularım.

ve ben asla inanmıyorum da; inanmış gibicilik oynuyorum.

hep-yek
.
.
.

22 Şubat 2009 Pazar

Yüklerin Evrimi

...

bir kılıf gerekli bize,

kılığını değiştircek bir kılıf
öyle ki kapkaranlık olsun
düşlediğine dokun-abil
hepsi bir gibi gelse de...
gelmeyecek.
hepsi bir değil.
hayıflandıkça artacak
buruşmuş kamburunda
yüklü bir çuval
sırtlasan da dünyayı
dibe çökmeyecek
zeytinyağı özlü geçmiş
kökünü kurutmadan
yürüyemeyeceksin
kazı kafanın oyuğunu
boşluk düşsün omzuna
öylesine rahatla-yabil
bir de kılıf gerekli bize,
ellerin kirlenecek...

...

Uçkuru Bozuk Sesler

Uykulu sevişmeler yaşıyorsunuz bazı geceler. Ve uyku kokulu çarşaflarınızın bir köşesinde sigara yanığı. Tek bir yastığa sığdırılmış muntazam yüzler. Aslında kafası güzel sevişmelerinizin. Çarşafın hepsini üzerine çeken kim anlamıyorsunuz. Kıçınız açıkta kalmış, kalmamış... kimin umrunda? Aydınlığa dek süren bir senfoni oluyor üşümeleriniz. Sevişmelerin sıcak teri sadakatten yoksun. Bir gözünüzde perde aralığındaki gökyüzü. Göz kapaklarınızda parkinson. Kalkıp bir sigara yakmak, en iyisi...

İlerideki yamaçların ardından bir melodi yükseliyor sanki. Huzur ve huzursuzluk... Kulak kabartıyorsunuz gece boyu. Serin bir esintinin eğreti ıslığı yalıyor sol omzunuzu. Derken düşüveriyorsunuz uykunun en dibine... Yüreğinize de bir voltaj düşürücü gerek şimdi. Birileri fısıldıyor kulaklarınıza, düşlemeye bile tahammül edemediğiniz arkaik sözcükleri. Nereden çıktı demek en büyük yanılgıyken... diyemiyorsunuz... Siz olmasanız da o hep orada...
...

gardın düşmüşken belirir silüeti,
ki yoktur onun bile gücü
itelemeye uğursuz düşleri
çift kişiliktir gölgedeki replikler
o söyler, sen dinlersin
sen söylersin, o dinler...

...
..

.


Karanlığı Bekle


ruhlar geçerken kadınlığından
bilinmeyen bir coğrafya dile
belki terkedilmiş
göğsünü inletmesi için
köhne bir kuytu
sığınmak için kendine
henüz ağlanmamış bir gece
zift kokulu bir yol;
keşfedilmemiş
eskimeyen gölgeleriyle
yaşanmamış bir yalnızlık bul
her kalabalığında bedeninin
sırrına ortak et
bütün karanlıkları
çığlığını dök yastığına
heceler kirletsin dudaklarını
yalan bakirliğine söv ömrünün
parçala usundaki aynaları
avuçlarında pas lekeleriyle
titreyen o kutsal bedenleri göm
şehrin yitikliğine sığdıramadan
yüreğini ve bedenini
yenik düşerken sen bile
toplayıp tüm sevişmelerini
bir karanlık dile
örtmesi için kadınlığını...

...

Kadın / Erkek ve Yanılsamalar Üzerine

Çoğu kişiye mutlak mutluluğu yakalamanın açılımını sorduğunuzda muhtemelen benzer yanıtları alırsınız. Genellikle bu aşk - bağlılık - evlilik üçlemesi formunda çok genel-geçer bir istatistik yaratabilir. Ancak gerçek anlamda bunu kimse istemez. Çünkü insan ırkı o kadar da mükemmel değildir ki doğasına aykırı bir şekilde kusursuz ve ebedi mutluluğu layıkıyla taşımayı göğüsleyebilsin.

- Yaşamınızı nasıl istersiniz?

- Biraz acılı lütfen.

Duygusal ve davranışsal zıtlıkları başarıyla bünyesinde taşıyabilen insan organizması "mükemmel"e pek de alışkın değildir. Mükemmellik tek yönlü bir olguyu barındırırken tüm teraziler iki kefelidir ve kimse bunu görmezden gelemez. Bu noktada iyinin ve kötünün birbirinden ayrılamayacak kavramlar olduğu gerçeği belirir. Çünkü eşitsizliğin söz konusu olduğu yerde güvensizlik, korku ve inanç sekmelerinin yaşanması kuvvetle muhtemel görünür. Mükemmel olan sadece iyidir ve insan sadece iyi olana sahip olmakla yetinecek kadar tamahkar değildir elbette. Eğer süregelen bir devinim varsa bu kuşkusuz Ying-Yang dengesinin bir sonucudur. Keşfetmekten usanmayan insan, erişebildiği her duyguyu tüm yönleriyle yaşamak isteyecektir.

- Bu kapı nereye açılıyor?

- Kestirmesi olmayan bir yola.

Yaşamın baskın temalarından aşkı da çift yönlü yaşamaktan keyif alırsınız. Mükemmel aşk dediğiniz muhtemelen mayası bozuk bir kek tadı bırakır damağınızda. Mücadelesiz ve basit elde edilmiş bir zafer gibi görünecektir. O, aslında olanaksızı ister, tutkuyla beslenir. Her zaman itaatkar ve uysal bir erkek, sevilmeye hazır bir kadını bile teslim ettirmeye yetmeyecektir. Kendini tüm benliğiyle size sunan bir aşık, ilginizi çekmeyebilir. Çünkü karşınıza çıkan bu mükemmel gibi görünen varlığın sizi doyurmayacağını bilirsiniz. Dostluk ve aşk arasındaki kalın kırmızı çizgiyi tam buraya yerleştirebilirsiniz. Aşk, statik olmanın çok ötesinde, hiperaktif bir hadisedir. Zırh ve kılıçlarını kuşanmış iki savaşçı aşıktan başka daha heyecan verici ne olabilir ki? Zaten aşk, kötülerin işi değil midir?

- İyi aşık yok mudur?

- İyi "aşk" yoktur.

Bu noktadan bakıldığında aşkın, acıya odaklı hastalıklı bir zaaf gibi görünmesi pek tabiidir. Sorunsuz bir ilişki, sorunlu bir ilişkiden daha sancısız olacağından her an son bulması da an meselesi olacaktır. Gerçek olamayacak kadar mükemmel görünen aşkınız sizi ürkütecek ve görünmezlik hırkanızı sırtınıza alıp dönüp gidebileceksiniz. Çünkü zafer kadehini keyifle kaldırabilmek için ateşalanının tam ortasına cesaretle dalmış olmanız gerekir. Aşk, adrenalin bağımlılığıdır!

...

27 Aralık 2008 Cumartesi

Duyu Genleşmesi

acı düştü gözümden
damıtılmış bir ruhun
en son kalan özünden
feri söndü sözümün
akınca saydamlığı
dilim dönmedi sese
tutulurken yanaklarım
sulu sepken bir neme
elimde yalnızlığım
sıktıkça yumruğumu
düğüm oldum vücutsuz
ki nefesim tutuklu
büyüdükçe adımlarım
küçüldü tabanlarımda
sakız kıvamında yol
düş balonu zihnim
havada hacmim dağınık
tümden gelip
tüme varamazken daha
gidilmez sokak
çıkmaz düşünce
uğultusunda siyahın
geceyi duyumsadığım
koyu gri bir hafiflikle
asılıyım asmosferde
tüm sözcükler serbest
tüm acılar özgür

Kareler


tozlanmalı anılar
yırtıp eski bir fotoğrafı
yokken ve yok
olmuş(iken)
adıyla yalnız kalmalı
özleyip dudak kenarını
sayıklarken bir kareyi
bir başka karede bulmalı
yitirdiklerini
ve sonra topyekün
kaldırıp atarken tüm sesleri
daraltmalı göğüs kafesini
iki yakası bir arada
ol(a)mayan
sondan sonuncu vedayı
katmalı kamburuna
eğreti bir eli itip
avuç içine küfretmeli
fotoğrafın da bir kokusu
ol(ma)malı
ya da bir benin sahibi
kimliğini savurup denize
rüzgara çalmalı yüzünü
hiçbir nefesin izi
kalmamacasına inatla
tek bir anın değeriyle
sadece bir karede
sarhoşluğa bulanmış
yalnız bir çift el kalmalı
ve sonra tümüyle
silinmeli an(ı)lar
ve o an her şey
belki de hiç
ol(ma)malı

.
.
.

21 Aralık 2008 Pazar

Gece Yarısı Muhafızları *

İçinde bulunduğum andan itibaren, tam olarak ne yapmam gerektiğini ve ne yapabileceğimi kestirmeye çalışmaktan vazgeçiyorum. Sanki deneyeceğim her kaçış, faydasız ve sonuçsuz olmakla kalmayıp beni daha beter bir rezaletin eşiğine sürükleyecekmiş gibi geliyor. Çırpınmak anlamsız, küçük budala cüce çoktan boğulmaya başladı bile! Hiç bir geminin geçmeye tenezzül bile etmeyeceği bir okyanusta, azgın dalgaların pençesine düşmüş, çaresiz bir zavallıdan farkım yok. On beş yıllık yazarlık kariyerimin böyle köhne bir yerde sona ereceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Son olarak işime olan saygım gereği, son görevimi yapmaya ve burada yaşadığım dehşet verici olayları yazmaya karar verdim.

Bu kokuşmuş zindana geleli iki hafta bile olmadı fakat son on gündür yaşadıklarım beni fazlasıyla yıprattı. Deliliğin sınırlarındayım! Oysa ki buraya tek geliş amacım, yalnız kalıp; yeni romanım için biraz malzeme elde etmekti. Ha ha! Böyle lanet olası bir zindandan ne elde edilir ki? Eğer söz konusu öykü, bir mahkumu anlatıyorsa elbette ki böyle bir zindanda bir ay geçirmek çokça işe yarayabilir. Tamam, hiç bir zaman mükemmel bir yazar olamamış olabilirim ama bu ileride de olamayacağım anlamına gelmez. Mükemmel bir yazar, aynı zamanda çok iyi bir gözlemcidir denilmiyor mu hep? İşte romanım için çok iyi gözlemler yapabileceğim bir yer! Ne yer ama... Evet, biliyorum; bunun için ancak çılgın yada koca bir aptal olmak gerekiyor. Sanırım ben hepsiyim. Belki de burada geçirdiğim iki hafta sonrasında bu hale geldim, kim bilir?
Doğru, bunu kimse bilemez.

Burada dış dünya ve dünyalılar ile tüm bağlantım kesili. Kimseyle görüşmüyor ve konuşmuyorum. Bana her öğün bozulmuş yemekler -yemekler gerçekten berbat- getiren gardiyanımı bile... Yemek artıklarımı odanın bir köşesine yığdım, o lanet herifi elime geçirdiğimde hepsini o koca ağzına tıkmayı planlıyorum! Keşke benimle hiç bir şartta muhatap olmaması konusunda onu bu kadar sıkı tembihlemeseydim. Adamın görebildiğim tek organı elleri! O da hantal demir kapının altındaki küçük pencereden yemek tepsisini itelerken sadece... Kocaman kıllı ve bir insana yakışmayacak kadar tiksindirici elleri var! Son bir kaç gündür birileriyle konuşmaya ihtiyaç duymaya başladım. Herifin elleri umurumda bile değil. Bir dili, bir ağzı ve bunları kullanabilmek için de bir beyni varsa kafi... Neler saçmalıyorum!? Sanırım bu hastalıklı ve iğrenç zindan, etkisini sandığımdan daha erken gösteriyor. O yalnızlık ve karanlık korkusu denilen illet ile karşı karşıyayım.

- İşte bir tane daha! Bu ahmak gölgeler ne zaman yorulacaklar! Lanet şeyler! Defol! Defolun burdan!

Bugünden itibaren olanları yazmaya devam etsem iyi olacak. Belki buradan çıkınca -ki umarım o günleri görebilirim- ileride "Zindan Günlüğü" adıyla bir kitap basar ve istediğimden daha meşhur olabilirim. Aslında bu fikri unutsam iyi olur, çıldırmış bir yazarın deli saçmalarına kim inanır ki! Kesinlikle kendime saklamalıyım bunları, yoksa bir zindandan çıkıp, başka bir zindana girmek zorunda kalabilirim. Tarihte de böyle olağanüstü iddialarda bulunanan pek çok hisli yazarın hapse tıkıldığına şahit olmuşumdur. Sanırım bir yazar için, yazmak kadar içini rahatlatabilecek başka da bir uğraş yoktur.

- Aa hayır! Kodesi boylamak istemiyorum! Ama sırf şu budalaları yok etmek için bunu göze alabilirim!

Bu lanet gölgelerin gündüz oyunları daha masumane neyse ki... Yoksa bu on metrekarelik alanda korkudan ölebilirim. Bulunduğum rutubetli odada güveli bir yatak, üzerinde her an sönecekmiş gibi duran gaz lambasıyla beraber ahşap bir masa ve sandalye dışında hiç bir şey yok - şu hastalıklı gürültülerin geldiği paslı su borularını ve her gece tuhaf gölgelerin oynaştığı dışarıya bakan yedi sekiz santim genişliğindeki parmaklıkları saymazsak... Kanlı mizah dedikleri tam da bu olsa gerek!

Esasında tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum. Her türlü itirazına rağmen, aylarca süren ısrarlarıma dayanamayıp yaptığı küçük araştırmalar sonucu, şehre uzak ve kimsenin bilmediği bu terkedilmiş lanet yeri keşfeden eski asistanım dışında kimsenin de bilmediğine eminim. Zannediyorum şehir merkezine iki saat uzaklıkta, yaklaşık yarım asırdır kullanılmayan bir şatonun zindanındayım. Buraya gelirken gözlerimi bağlamasını istemiştim, çünkü olası bir sıkılma ve kaçma eğilimine karşın önlem almalıydım. Burada bir ay geçirmeyi kafayı koydum. Artık bu gece yarısı beliren gölgelere karşı direnişim, yazarlık ideallerimin üzerine geçti. Bu savaşı kazanıp, bu kahrolası zindandan alnımın akıyla çıkacağım. Evet içinde bulunduğum durumun başka bir izahı olamaz. Ben buna savaş diyorum. Çünkü bunu onlar istedi. Sabrımın sınırlarını ölçüyorlar sanki!

- Hey kesin şu lanet sesi! Size diyorum aptal gölge yığınları!

Son on gündür yaşadığım olayların en ürpertici olanlarından sonuncusunu önceki gece yaşadım. Saatin gecenin kaçı olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok, ama hava kararalı bir hayli olmuştu. Gaz lambasının loş ışığında kağıda bir şeyler karalıyordum. İnsan burada hiç olmadığı kadar sıkılabiliyor. Zaten sıkıntıdan tek yaptığım yazmak. Gerçi yapabileceğim alternatif şeyleri sorsanız size "hiçbir şey" diyebilirim rahatlıkla. Yazmaktan başka seçeneğim yok! Öyle gerginim ki neredeyse yazma yeteneğimi de kaybedeceğim diye endişeleniyorum, şimdilik hala ellerim tutuyor.

O gece masa başında biraz oyalandıktan sonra uykumun geldiğini farkettim. Zaman kavramım olmadığı için kesin yatağa giriş saatimi bilmiyorum, ama sanırım yattıktan yaklaşık bir kaç saat - belki de bir kaç dakika- kadar sonra borulardan gelen gürültülerin dehşet verici bir şekilde çoğalmasıyla uyandım. Bunlar, basit su boruları olmalarına rağmen, çıkardıkları uğultulu ve korkunç sesler sayesinde korkularımın rahmi haline gelmişlerdi. Sesler, borunun zemine gömülü olan giriş kısmından başlayıp giderek yükseliyor, tüm odayı dolaşıyormuşçasına her köşeyi hakimiyeti altına alıyor ve borunun bitimine dek sürüyordu. Borunun son bulduğu yer parmaklıların hemen dibinde olduğu için, bu iğrenç operadan sonra borudan süzülerek çıkan biçimsiz siluetleri gördüğümde ise daha da ürktüğümü inkar edemem. Boruların ne denli ince olduklarını bilmesem içlerinde barınan, sabırsız ve zalim zombi ordusu olabileceğini düşünebilirdim. Ayrıca o kaçak gölgelerin oynaşmalarına şahit olduktan sonra madde-bedenlerinin olmadığını iyice idrak ettim. Yaklaşık on gündür her gece bu korkunç operaya gönülsüz bir şekilde seyirci oluyorum. Bana bir zarar vermediler şimdiye kadar, ama ya bundan sonra?

Yerli halkın dediklerine göre bu terkedilmiş şatoda, Madam Medeleine adında bir ihtiyar yaşamış. Kadın Fransız asıllı bir dükün karısıymış, kocasını İkinci Dünya Savaşı'nda kaybettikten sonra üç çocuğuyla birlikte bu şatoya yerleşmiş. Fakat yerleştikten çok kısa bir süre sonra kocasının alacaklıları olduğu ileri sürülen kişiler tarafından vahşice katledilmişler. Görgü tanıkları, bir gece yarısı beş kişiden oluşan bir grup barbarın, eve zorla girip katliam çıkarttıklarını söylemişlerdi. Şatodan gelen gürültülerin o kadar kulak tırmalayıcı ve tarifsiz olduğu söyleniyordu ki yerlilerin insanlık dışı bir şeylerin varlığına inanmalarına sebep olmuştu. Sabaha karşı gelen askerler, şatonun her tarafını titizlikle aramalarına karşın üçü çocuk, biri kadın olmak üzere dört insan leşinden başka bir şey bulamamışlardı. Evde yaşayanların ne şekilde ve nasıl öldürüldükleri asla tespit edilememişti. Yılların geçmesiyle birlikte bu terkedilmiş şato, halkın korkulu rüyası haline gelmişti. Çevredekilerin inanışına göre, yarım asır önce evdekileri katleden beş adamın ölümsüz ruhları, her akşam gece yarısında ortaya çıkıyor ve şatonun muhafızlığını yapıyorlardı, yerli halktan ya da yabancılardan kimse şatoya yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Ve zaten benden önce de, yarım asırdır kimse böyle bir çılgınlığa kalkışmamış. Evet ben bir çılgınım! Bu gölgeler ve sesler beni çıldırtmaya yetti de arttı. Zindanın hastalıklı havasından bahsetmiyorum bile...

Önceki gece, o uğultulu gölgelerin parmaklıklardan kaçıştıklarını gördükten sonra "gittiler ve bir daha gelemeyecekler..." şeklinde bir düşünceyle biraz olsun rahatlayabilmiştim ki, dün gece şahit olduğum dehşet verici bir diğer olay tüm sanılarımı tam tersine çevirdi.

Vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı. Dolunay tüm geceyi yarıyordu sanki ve ayın ışıkları her zamankinden daha fazla aydınlatıyordu zindanı. Gaz lambasını -geldiğimden beri ilk kez- söndürerek yatağıma geçtim. Son bir haftadır yaşadığım garip olaylara bir açıklama getirmeye çalıştım. Benim yerimde bir başkası olsa çoktan sıyırmıştı herhalde. Diğerlerinden daha güçlü ve iradeli olduğum hep söylenirdi ama böyle bir sınamaya tabi tutulacağımı hiç düşünmezdim. Ama bunu ben kendim istedim. Tüm olanlar ve olacaklar için her sorumluluk bana aitti. Buraya girmeden önce buna dair bir belge imzalatmıştı bana asistanım. Ayrıca bu köhne şatonun, kokuşmuş zindanında bir dakika bile geçirmek pek de akıl karı değildi çevre sakinlerince. Yerli halkın tarif edemediği insanlık dışı sesleri düşünüyordum da, neden tüm bu tüyler ürpertici anlatımlara rağmen inanmamak için inatla direndim ki?!

O gece uyumak gibi bir niyetim yoktu, yastığa başımı koydum ve gözlerimi, parmaklıklardan sızan ay ışığının aydınlattığı tavana diktim. Düşünceler zinciriyle geçen zamanın bir an sonrasında, olağan dışı olarak gaz lambasının ışığının masaya vurmasıyla irkildim. Zayıf sarı ışık, üzerinde kalemimin bulunduğu, gelişi güzel bırakılmış not defterimin artık boş olmayan sayfalarını aydınlatıyordu yalnızca. Lambanın nasıl kendiliğinden yandığı ve ışığın neden sadece kağıdı aydınlattığı hakkındaki merakım; kalemimin kendiliğinden hareketlendiğini görmemle tamamiyle bir korkular zincirine dönüştü. Kalemin her bir harf darbesiyle tahta masadan gelen hırıltılar ve varla yok arası gölgelerin ürkütücü oynaşmaları da tarif sınırlarının dışındaydı. Dehşetle yerimden fırladım. Masaya doğru bir kaç adım atmamla, yazılanları okuyup, kendimi yatağa atmam bir oldu. Lanet olsun ki yazılar; bir zamanlar üzerinde uzun müddet araştırma yaptığım eski bir uygarlığın diline aitti ve lanet olsun ki o dili biliyordum. Onları hiç anlamamış olmayı tercih ederdim.
"Est indupedita quademe exuiel in culpa,
Quoque illam suis ipse suae mutamus fatalibus..."

Yorganı başıma çekmeme rağmen gürültüler dinmiyordu, o iğrenç sesler öylesine derin ve oda öylesine yoğundu ki çığlığı basmamak için yastığımı ağzıma dayamayı akıl edebildim sadece. Üstelik olağanüstü bir gücün yönlendirdiği kalemin yazdıklarını okuduktan sonra akıl sağlığımın eskisi gibi olmayacağından hiç şüphem yoktu.

Şimdiyse o hastalıklı gecenin ardından sabaha kavuşmanın minnetini duyuyorum. Hava aydınlanalı çok oldu ama iri elli gardiyanım hala kahvaltımı getirmedi, oysa ki parmaklıklardan sızan güneşe göre vakit öğleyi çoktan geçmiş olmalı. Dünden beri açım! Acaba şu pis kokuların yükseldiği yemeklerin artıklarını mı... hayır, hayır... Yoksa o ölümcül gölgelere gerek kalmadan, kokudan yada açlıktan da ölebilirim yakında. Berbatlar, midemin sırtıma yapışmasını yeğlerim. Şu kahrolası gardiyan! Buradan bir çıkayım, tüm bunların hesabını soracağım ona! Ama öncelikle buradan nasıl çıkacağımı düşünsem iyi olacak.

İki gündür gırtlağım patlayana kadar bağırıp çağırıyorum ama ne duyan var ne de gelen. Bu gidişle kendi mezarımı kazmak zorunda kalacağım. Aslında bu illet zindana gelmekle çoktan kazmış olmalıyım. Evet evet, kesinlikle gitmeliyim bu kahrolası yerden. Tamam, korkularımla savaşmayı göze alamıyorum daha fazla. Çünkü o gece okuduklarımı sadece ben biliyorum ve o uyuz gölgeler. Tiksinç alaycı kahkahaları eşliğinde benim için hazırladıkları katliamı öğrendikten sonra, bu kafir yığınının oyunlarına daha fazla tanık olmak istemiyorum.

O gölgeler benim sonum olacaklar, biliyorum! Onlar tüm korkularımın rahmi, deliliğimin tohumu, ay ışığının çocukları, onlar şatonun katillerinden başka bir şey değiller! Ve onlar; haftalardır beni yıldırmaya çalışıp, sonunda zehir zemberek korkulara sürükleyen, tarifi imkansız, insan yiyici, devasa yaratıklar... Onlar sonumu hazırlayan lanetli büyücüler! Gece yarısı muhafızları!... Artık direnemem. Yok oluşuma, yavaş yavaş tükenişime seyirci olacağım. Onlara karşı koyamam! Çıldırdığımı biliyorum, buradan asla çıkamayacak olduğumu biliyorum... Ve

"Ay ışığının parçalandığı bir gecede
Kabuslar eşliğinde, vahşice katledileceğimi" de...
-----

* Ölümsüzler I, Dilay Özge - Xasiork Öykü Antolojisi, İstanbul 2003, Sy: 86 - 91

20 Aralık 2008 Cumartesi

Bir Kabustan Fazlası : SAVAŞ

22.Ocak.2003, Sa:03.20
Ben savaşı yaşadım...
Kainatın en güçlü, kuvvetli ordusuyla, gök yarılana, dünya yerle bir olana, kan gövdeyi götürene dek, gerçek bir zamanda, gerçek bir mekanda savaşmadım elbette. Savaşı terkettiğimde ne canım yanıyordu, ne de vücudumda bir çizik ya da yara vardı. Şahit olduğum gerçek bir savaş değildi belki ama yaşadığım korku ve heyecana, savaş meydanlarında dahi rastlanamazdı. Bir rüyaydı bu savaş her şeyden önce. Bir kabus... Beni, bunun bir kabustan fazlası olduğuna inandıran ise sadece ve sadece göz yaşlarımdı. Kanlı göz yaşlarım... Asla unutmamak üzere tekrar tekrar hatırladığım bu kabusun ilk ve son meyvesi...

* * *

Evime gitmek üzere kullandığım yolun başladığı yer, şimdi her zamankinden daha köhne ve harap görünüyordu. Ama bu yokuş her zamanki gibi gözümde büyümüştü yine. Yukarı doğru tırmanmaya başladığımda attığım her adımda olaylar ve çevremdekiler gitgide tanımlanamaz bir hal alıyordu. Tüm renklerin buluştuğu, küçükken gizli gizli çiçekler kopardığımız küçük bahçe şimdi sadece iğrenç minik kurtlara, hayvan leşlerine ve sinir bozucu sesler çıkararak uçuşan sineklere ev sahipliği yapıyordu.

Biraz daha ilerleyip, sokağın iki katlı şirin pembe evinin yerinde bir enkaz yığınına rastladığımda ciddi anlamda endişelenmem gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Evimin bulunduğu tepeye varmama az kalmıştı ve beni nelerin beklediğini hayal bile etmek istemiyordum. Başımı kaldırdım, yokuşun en yüksek noktasına doğru bakındım. Orada, tepede, evimin bulunduğu yerde, bir şeyler sürekli hareket halindeydi. Kuşlar olamazdı bu havada uçuşanlar, ya da sinekler...

Sert bir kurşun sesiyle yolun ikiye bölündüğü yere doğru döndüm. Bu havada uçuşanlar, ne kuş, ne sinek, ne de kurşunlardı. Küçük kare şeklindeki otomatik bir tankın, yerden elli santimetre yüksekte bulunan ağzından fırlayan ve ölüm saçan savaş toplarıydı bunlar. Her yerdeydiler. Her sokak başında, her binanın önünde... Manzara son derece ürkütücüydü.

Biraz daha ilerleyince insan hayatını hiçe sayan askerlerin donuk yüzlerini seçmeye başladım. Pistiler, acımasız ve kin doluydular. Ve bu kinlerini, nefretlerini kusmak için benim yuvamı seçmişlerdi. Benim yaşadığım yeri, kendimi güvende hissettiğim tek yeri... Belki de vurdukları ilk yer değildi burası ama son da olmayacaktı, biliyordum. Her attığım adımda daha büyük acılara şahit oluyordum. İnsanlar çaresizdi, kaçışıyorlardı. Onlarınki hayatta kalma çabası değildi, olamazdı. Herkes biliyordu. Herkes öleceğini biliyordu. Kan kokusu sinmişti bile lanetlenmiş sokağın lanetlenmiş insanlarının, birazdan toprağa karışacak olan lanetlenmiş bedenlerine...

Yukarı doğru çıktıkça dost bildiğim yüzler canice bakıyordu, hepsi bu karanlık savaştan nasiplerini alacaklardı, biliyorduk. Birden kendimi evimin önünde buldum. Yani eskiden evimin bulunduğu yerdeki harabenin önünde. O koca binadan geriye sadece bir duvar ve bir kapı kalmıştı. Korkuyla enkaza doğru bir adım attım. Yokuştan aşağıya doğru bakındım, kamuflaj giysilerinin içindeki kirlenmiş ve yorulmuş bedenlerini ve miğferlerinin altında gölgelenmiş, buruşuk yüzlerini gördüm askerlerin bir kez daha. Midem bulandı adeta. Bir adım daha attım, ümitsizce iteledim kapıyı. Birden kapıyla duvar büyük bir gürültüyle yıkıldı. Duvarın ardında sarp bir yamaç uzanıyordu. Alabildiğine yeşil, mor, kırmızı ovalar vardı. Ve berrak bir gökyüzü başlıyordu yamaçtan sonra. “ İşte savaşın bittiği yer. ” dedim kendi kendime. Duyularım beni yanıltıyor muydu acaba? Derken bir ihanetin eşiğinde gibi hissettim kendimi. Bu karanlıklardan, bu savaştan kaçmak istedikçe bir güç engel oluyordu bana. Kardeşimin yüzü belirdi hayalimde; ağlıyordu... O küçük bir çocuktu ve ağlıyordu...

Askerlerin bulunduğu yere döndüm tekrar. Büyükannemin, karşı binanın giriş katında bulunan evini yağmalıyorlardı. Sokak boyunca asfaltlar kırılmış, kaldırımlar tuzla buz olmuştu. Ellerine gelen taşı toprağı içeriye dolduruyorlardı. Büyükbabamın küfürleri, büyükannemin yakarışları hala kulaklarımda çınlıyor. Canlı bir ölüme, koca bir şehrin yok oluşuna şahitlik yapan bu ölüm komandoları, kim bilir daha ne kadar yaşayacak ve daha kaç canın Azrail’i olacaklardı. Ölüm de sırayla... Benim de sıram gelecekti. Şimdi sıra büyükannem ve büyükbabamdaydı... Onlar ağlıyorlardı, ben ağlıyordum...

Yıkıntının çaprazındaki binaya yöneldim. Askerler henüz buraya dokunmamışlardı. Apartmanın girişindeki her zaman kapalı olan otomatik kapı, bu kez ardına kadar açıktı. Eskiden oturduğumuz daireye çıkmaya karar verdim. Bir haykırış yankılanıyordu kulaklarımda. O sese doğru gitme arzusu içindeydim sadece. Üçüncü kata geldiğimde dört sene önce ölen yaşlı teyze kapıda karşıladı beni. “İçeri gel,” diyordu bana eliyle odayı işaret ederek, “gel ve gerçeği gör.” Kadının yüzü ucubeden farksızdı, gözleri oyulmuşçasına anlamsız ve bomboş bakıyordu. Titrek parmağın gösterdiği yöne doğru hareket ettim. Sese daha da yaklaştığımı hissediyordum.

Derken kardeşim çıkıverdi karşıma, ağlamaklı gözlerle bakıyordu. Gözlerindeki nefret dolu bakışlar delip geçmişti beynimi, düşüncelerimi, tüm bunlara sebep sensin der gibiydi. Bana düşman gibi duruyordu herkes, kardeşim bile. Şu anda nerede olduklarını, hatta hayatta olup olmadıklarını bile bilmediğim ailemden bana son kalan varlık oydu. Onu bulmuştum ve şimdi karşımda durmuş bıçaktan bile keskin sözlerle parçalıyordu yüreğimi. Dudakları kıpırdamıyordu ama yeşil gözlerindeki öfkeyi okuyabiliyordum. Kardeşimi hiç bu kadar çok sevdiğimi hatırlamıyorum. O anda onu bağrıma basmak, kucaklamak, sarılıp ağlamak istesem de yapamıyordum. Bir güç vardı beni engelleyen, geri geri götüren... Yanına doğru yaklaştım, elimi uzattığım anda haykırmaya, gırtlağı patlayana dek çığlık atmaya başladı. Ak yüzü buruşuyor, çirkin bir yaratığa dönüşüyordu iğrenç sesler çıkararak. Etraf bulanıklaşıyordu, sanki bir oyundu her şey...

Birden kendimi tekrar o yıkık duvarın ve kapının önünde buldum. Bu kez de elimi kilide doğru uzattığımda kapı ardına dek açılmıştı kulak tırmalayan bir gıcırtıyla. İçeriye doğru girdim, yıkıntılardan sızan kirli gün ışığıyla yarı aydınlanan bir odaydı burası. Bir adım attıktan sonra, tozlu bir masa buldum üzerinde sanki yazmam için beni bekleyen bir kağıt ve kalemle. Enkazın biriktirdiği taşların üzerine oturdum ve kalemi elime aldım. Oyunu kurallarına göre oynayacaktım. O anda büyük bir sarsıntıyla duvarlar üzerime doğru yıkılmaya başladı. Dışarıdan askerlerin bağırışlarını duyuyordum bir yandan da. Sıram gelmişti, anlamıştım...

Buna rağmen kağıdın üzerine kapaklanıp kalemi kavradım. Nedense bunu yapmak zorunda olduğumu hissediyordum. Biri yada bir şey benden yazmamı istiyordu. Ne yazacaktım? Birden kardeşime bir not yazmam gerektiğini düşündüm. O henüz hayattaydı. Ailemden bana kalan en değerli varlıktı. Ablasını kötü ve hain olarak bilmemeliydi. Ne yapmıştım ki ben bu mahşer gününde herkes bana düşman kesilmişti. Her şeyden habersizdim, çaresiz olduğum kadar, diğer insanlar kadar. Annem ve babam kadar. Ve kardeşim kadar. O daha küçüktü, o bir çocuktu ve ağlıyordu. O satırları yazarken ben de ağlıyordum, güçlükle son kelimeleri yazarken deli gibi titremeye başlamıştım.

" ...Ölümümüz asaletimiz olacak...
Seni hep seveceğim,
Ablan. "

Hıçkırığım boğazımda birikmiş, düğüm olmuştu adeta. Bağırsam, bağıramıyordum. Ağzım kapalı, dişlerim birbirine geçmiş ve gözlerim olabildiğince kısıktı. Tüm bedenim kasılmıştı. Şimdi sadece iniltilerimi duyabiliyordum. Titriyordum... Yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu. Kağıdın üzerine damlayan kanlı yaşlar...

* * *
22.Ocak.2003, Sa:03.50

Gözlerimi umarsızca yumarak, ruhumu emanet ettiğim uyku perisi bana o gece ihanet etmişti. Uyanmaya çalışırken, daha gözlerimi açmadan deli gibi titrediğimi hissediyordum. Elimdeki kalemi hala tutuyormuşçasına sıkıyordum avuçlarımı. O karanlıklardan, ölümden kaçmaya çalışırken biri ya da bir şey bana engel olmak istiyordu hep. Kendimi sıkıyordum, teslim olmak gibi bir niyetim yoktu. Kaçtıkça daha da sıkıyordu bu tarifsiz güç boğazımı. Yüreğim buruluyordu sanki zalim bir pençeyle. Uyanmama az kalmıştı, bunun bilincindeydim ama çıkardığım seslerin farkında olmaksızın çırpınıyordum korkunun yatağında.

Geceye yeniden kavuştuğumda, önce hıçkırıklara boğuldum. Yattığım yerden hızla doğruldum. Etrafıma bakındım, karanlıktı... Ve ben nefes nefeseydim. İçeriyi keskin bir kan kokusu doldurmuştu sanki, ya da bana öyle geldi. Kabusumu hatırladım ve yeniden ağlamaya başladım. Odam bomboştu, beni avutacak, sakinleştirecek kimse yoktu, kendime gelmeliydim. Biraz daha doğruldum terden nemlenmiş yatağımın içinde. Çenemin ağrıdığını hissettim bu kez. Dişlerim hala birbirine çivilenmiş gibiydi.

Kendimi serbest bırakıp, derin bir nefes aldıktan sonra gece lambasını açtım. Elimin tersiyle yanaklarımı kuruladım. Ve tam o anda çıldırmış olabileceğimi düşündüm. Yanaklarımda kurumaya başlayan, gözyaşımdan daha yoğun bir sıvıydı. Ve dudağımın kenarını yaladığımda aldığım tat da başkaydı. Sıcak kan...

Loş ışıkta, gece lambasının yanındaki aynaya kör yordamıyla ulaşmayı başardım. Sarı ışığın gölgesinde, aynada gördüğüm kanlı göz yaşlarım beni ikna etmişti;
Oradaydım... Gerçekti... Ve ben savaşı yaşamıştım...