Yağmurun dinmesi biraz olsun içini rahatlatmış gibi görünüyordu. Yol kenarına park ettiği araçtan hışımla indi genç adam. Rutubetli bir sessizlikle nemlenen havada, görebildiği en uzak noktaya doğru baktı. Görüş açısında hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Ay ışığının oynaştığı asfaltın bittiği yerde sık ağaçlarla kaplı bir orman başlıyordu. Hava yeterince soğumuştu ve rüzgar alabildiğine sert esiyordu. Son şarabını da bundan önce konakladığı motelin bekçisiyle devirmiş olmasına lanet etti. Üstelik adam yolu yanlış tarif etmemiş olsaydı şimdi bu kahrolası yerde olmayacaktı. Ama hayıflanmak için doğru bir zaman değildi. Bu ıssız yolun göbeğinde başına gelebilecek en kötü şey sadece yakıtının bitmesi mi, yoksa ormandan gelebilecek olası bir tehlike miydi? Bunun cevabını şimdilik bilmek istemiyordu.
Telefon sinyalini tekrar kontrol etmek için elini cebine attığı sırada ağaçların arasından kısık bir gülüş yükseldi. Ardından hatırlayamadığı bir melodinin ıslığı çarptı kulağına. Aklının oyun oynayabilme ihtimaline karşılık, o sesi gerçekten duyduğuna yemin edebilirdi. Yolun sağında ormana uzanan patikaya doğru yöneldi. Tanrım, sonunda canlı biriyle konuşup yardım isteyebilecekti. Ayakları onu kenardaki çalıların ötesine, o bilinmeyen sese doğru sürükledi. Duyduğu merak o kadar güçlüydü ki, neredeyse bulunduğu durumun vahametini unutmuştu. Karanlık ağaçların arasına umarsızca daldı. Ayçiçeği renkli yapraklar, sonbahar tanrısının kucağına bırakmıştı kendini. Ayın ışıklarıyla, adeta altından bir yol oluşturmuşlardı. Kurumuş yaprakların üstündeki ıslak ayak sesleri, adımlarını bir gölge gibi takip ediyordu.
Sonunda ağaçlar seyrekleştiğinde, siyah çalılarla çevrili bir alana varmıştı. Ne kadar yol kat ettiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Gülüşlerin ve o tekinsiz şarkının yerini şimdi münzevi bir sessizlik almıştı. Tereddüt içinde birkaç adım daha attığı anda dizine dokunan nesneyle ürperdi. Eliyle çalıları yokladığında çitten yapılmış ufak bir kapının varlığını keşfetti. Çitin arasından sessizce süzülerek ortadaki devasa ağacın gövdesine doğru yaklaştı. Gecenin koyuluğu görüşünü engelliyordu, gözbebekleri kocaman olmuştu. Gördüğünü sandığı şeye parmaklarıyla dokunmak için uzandığında, ahşabın pürüzlü yüzeyindeki kıymığın temasıyla elini kaçırdı. Daha önce hiç karşılaşmamış olduğu bir yapıyla burun burunaydı. Yüzyıllık çınarın gövdesine oyulmuş kadim basamakları, yükseldiği en üst noktaya dek gözüyle takip etti. Başını göğe doğru kaldırdıkça kalbinin hızlı ritmi gırtlağında keskinleşiyordu. Basamaklar eski bir ağaç evin girişinde son buluyordu. Koca ağacın dalları, tabiat ananın ta kendisi gibi kucaklıyordu ahşap kulübeyi.
Aniden pencerelerden birinde cılız bir ışık gördüğünü sandı. Genç adam, içindeki heyecanın giderek arttığını hissediyordu. Kısa süreli bir kuşkunun ardından hızla basamakları tırmanmaya başladı. Ağaç eve vardığında soluk soluğa kapının girişine yığılmıştı. Sigarayı bırakmalıyım, diye iç geçirdi. Doğrularak, bir çeşit veranda olduğunu düşündüğü düzlükteki parmaklıklara tutunup çevreye göz gezdirdi. Evin tam arkasında göz kamaştırıcı bir kumsal uzanıyordu. Dalgaların dans edercesine kıyıya vururken çıkardığı sesi, şimdi daha net duyabiliyordu. Bir an için gözlerini yumdu. Giderek şiddetlenen rüzgarın yüzünü yalamasından memnun olmaya başlamıştı. Denizköpüklerinin ayak bileklerini ıslattığını düşledi, sonra kasıklarına yükseldiğini... Birden tüm duyularının çekildiğini algıladı. Başı arkaya doğru yatarken huzurlu bir huzursuzluk dalgası sarmaladı ruhunu. Gözlerini açtığında sendeleyerek parmaklıklara takılmıştı. Düşüşünü engelleyebilecek bir hamle yaşamını kurtarabilirdi belki ancak tutunmak için uzattığı eli sadece boşluğu dövdü.
Şimdi, havanın şeffaf soğukluğunu sırtında hissediyordu. Düşüyordu… Göğün siyahlığında salınan dolunay, ağaçların arasından göz kırpıyordu. Düşüyordu… Ahşap ev gökyüzünde ufak bir kara deliğe dönüşüyordu. Düşüyordu… Etrafında dönen yapraklar, küflü bir ninniyi mırıldanıyordu… Düşüyordu… Yeniden çiselemeye başlayan yağmurun tenindeki dansıyla titriyordu. Düşüyordu… Zamanın akrep ve yelkovanlarının körebe oynamadığı bir anda ve kâinatın tüm anlarında… Düşüyordu…...
Telefon sinyalini tekrar kontrol etmek için elini cebine attığı sırada ağaçların arasından kısık bir gülüş yükseldi. Ardından hatırlayamadığı bir melodinin ıslığı çarptı kulağına. Aklının oyun oynayabilme ihtimaline karşılık, o sesi gerçekten duyduğuna yemin edebilirdi. Yolun sağında ormana uzanan patikaya doğru yöneldi. Tanrım, sonunda canlı biriyle konuşup yardım isteyebilecekti. Ayakları onu kenardaki çalıların ötesine, o bilinmeyen sese doğru sürükledi. Duyduğu merak o kadar güçlüydü ki, neredeyse bulunduğu durumun vahametini unutmuştu. Karanlık ağaçların arasına umarsızca daldı. Ayçiçeği renkli yapraklar, sonbahar tanrısının kucağına bırakmıştı kendini. Ayın ışıklarıyla, adeta altından bir yol oluşturmuşlardı. Kurumuş yaprakların üstündeki ıslak ayak sesleri, adımlarını bir gölge gibi takip ediyordu.
Sonunda ağaçlar seyrekleştiğinde, siyah çalılarla çevrili bir alana varmıştı. Ne kadar yol kat ettiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Gülüşlerin ve o tekinsiz şarkının yerini şimdi münzevi bir sessizlik almıştı. Tereddüt içinde birkaç adım daha attığı anda dizine dokunan nesneyle ürperdi. Eliyle çalıları yokladığında çitten yapılmış ufak bir kapının varlığını keşfetti. Çitin arasından sessizce süzülerek ortadaki devasa ağacın gövdesine doğru yaklaştı. Gecenin koyuluğu görüşünü engelliyordu, gözbebekleri kocaman olmuştu. Gördüğünü sandığı şeye parmaklarıyla dokunmak için uzandığında, ahşabın pürüzlü yüzeyindeki kıymığın temasıyla elini kaçırdı. Daha önce hiç karşılaşmamış olduğu bir yapıyla burun burunaydı. Yüzyıllık çınarın gövdesine oyulmuş kadim basamakları, yükseldiği en üst noktaya dek gözüyle takip etti. Başını göğe doğru kaldırdıkça kalbinin hızlı ritmi gırtlağında keskinleşiyordu. Basamaklar eski bir ağaç evin girişinde son buluyordu. Koca ağacın dalları, tabiat ananın ta kendisi gibi kucaklıyordu ahşap kulübeyi.
Aniden pencerelerden birinde cılız bir ışık gördüğünü sandı. Genç adam, içindeki heyecanın giderek arttığını hissediyordu. Kısa süreli bir kuşkunun ardından hızla basamakları tırmanmaya başladı. Ağaç eve vardığında soluk soluğa kapının girişine yığılmıştı. Sigarayı bırakmalıyım, diye iç geçirdi. Doğrularak, bir çeşit veranda olduğunu düşündüğü düzlükteki parmaklıklara tutunup çevreye göz gezdirdi. Evin tam arkasında göz kamaştırıcı bir kumsal uzanıyordu. Dalgaların dans edercesine kıyıya vururken çıkardığı sesi, şimdi daha net duyabiliyordu. Bir an için gözlerini yumdu. Giderek şiddetlenen rüzgarın yüzünü yalamasından memnun olmaya başlamıştı. Denizköpüklerinin ayak bileklerini ıslattığını düşledi, sonra kasıklarına yükseldiğini... Birden tüm duyularının çekildiğini algıladı. Başı arkaya doğru yatarken huzurlu bir huzursuzluk dalgası sarmaladı ruhunu. Gözlerini açtığında sendeleyerek parmaklıklara takılmıştı. Düşüşünü engelleyebilecek bir hamle yaşamını kurtarabilirdi belki ancak tutunmak için uzattığı eli sadece boşluğu dövdü.
Şimdi, havanın şeffaf soğukluğunu sırtında hissediyordu. Düşüyordu… Göğün siyahlığında salınan dolunay, ağaçların arasından göz kırpıyordu. Düşüyordu… Ahşap ev gökyüzünde ufak bir kara deliğe dönüşüyordu. Düşüyordu… Etrafında dönen yapraklar, küflü bir ninniyi mırıldanıyordu… Düşüyordu… Yeniden çiselemeye başlayan yağmurun tenindeki dansıyla titriyordu. Düşüyordu… Zamanın akrep ve yelkovanlarının körebe oynamadığı bir anda ve kâinatın tüm anlarında… Düşüyordu…...