23 Kasım 2008 Pazar

Tek Gecelik İntikam

“Cinayetten hemen sonra...”

Tüm çığlıkların ve dehşetin ardından alışılmamış koyu bir sessizlik dolduruyordu odayı. Kadın ise başını ellerinin arasına almış, bu katliamdan birkaç adım ötede kıvrılmış inliyordu sadece. Sahipsiz ağıtlar dökülüyordu dudaklarından kimsenin duymadığı. Hissiz bir hassasiyetti yaşadığı. Belki de bir öç almaydı hayattan yada bu yerde yatanlardan. Pişmanlıklarının kör kuyusuna dalmış ve çıkamıyordu sanki.
Daha fazla taşıyamaz olmuştu günahlarını yorgun bedeni. Cinayetten sonra servis edilebilecek en mantıklı şey intihardı. Mantık mı kaldı sanki diye geçirdi içinden. Delirmiş olabileceğini düşündü birden. Ama buna ihtimal vermek bile istemiyordu. Sadece intikam almıştı. Kıskançtı çünkü. Herkes kıskanır değil mi ya... Kıskanan herkes katil mi olmalı peki? Belki de...

Bıçak darbelerinden paramparça olmuş genç fahişenin beyazlığına doğru eğildi ve kestiği kulağını eline aldı memnuniyetle, elleri taze kana bulanmıştı yeniden;

“Bebeğim, artık bu lanet herifin aşk sözcüklerini duyamayacaksın... Cık cık cık... Ne yazık...” Ellerini genç kadının upuzun alev kızılı saçlarına doladı ve saç derisini yüzmeye başladı, bir yandan söyleniyordu hala,
“Bizim kart zampara müthiş tahrik olurdu sevişirken kadının saçlarını hissedince. Seni bu halde görse ne çok üzülürdü değil mi tatlı bebeğim...” Kenarından taze kanın aktığı dudaklarına bir öpücük kondurdu fahişenin.

Sonra öbür yanında yatan adamın doğradığı hayalarını aldı bu kez ellerine ve bir bıçak darbesiyle daha adamın ağzını parçaladı. Ve yine cani bir tebessümle fısıldadı kesmeye hazırlandığı kulağına;
“Kocacığım, sen de artık bu kahrolası fahişeyi beceremeyeceksin. Üzgünüm ama bir kötü haberim daha var, artık seni çıldırtan tutkulu iniltilerini de duyamayacaksın. Ve son olarak...” Bıçağı ağzının sol ucuna batırıp sağ kulağına kadar yardı dudaklarını,
“Bir daha asla kandıramayacaksın genç fahişeleri o tatlı yalanlarınla...” Bıçağı sertçe çekti sapladığı yerden,
“Ah! Özür dilerim, canını yaktım galiba...” Acıklı bir kahkaha yankılandı odada. Eğilip adamın parçalanmış dudağının kanlarını yaladı öpermişçesine. “Demek salon fantezisi ha...” Bir kahkaha daha attı ve ardından hıçkırıklara boğuldu.

Son günahına ortak olan kanlı bıçağa baktı alaylı bir tebessümle. Buna cesaret edemezdi. Kendi canına kıyamazdı. Onlar kendisinden daha günahkardı ve ölmeyi hak ediyorlardı. Ama o... Ne suçu vardı ki... Doğru dürüst bile yaşamamıştı hayatını ve şimdi hayatının en büyük günahını işlemişti. Hala kabullenemiyordu. Şüpheleri doğru çıkmıştı ve yıkılmıştı resmen. Evet... Ölüm onlara yakışıyordu...
Elinden attığı bıçak, kana bulanmış halının üzerinde yuvarlanırken, aklından daha iyi bir intihar fikri geçiyordu. Adımlarını sıklaştırdı, ayıbını örtmeye çalışan sakar bir çocuk gibi. En yılgın ve hırçın hislerinin dışavurumuna sahne olan küf, kin ve kan kokulu salonu arkasında bıraktı.

Banyoya doğru seğirtirken, duvarda asılı duran resmine takıldı ağlamaktan şişmiş gözleri. Birkaç adım geriledi , tam resmin karşısında durdu. Son kez görmüş olacağını umduğu resme akıttı tüm hislerini. Göz bebekleri bulutlandı birkaç saniye sonra. Elinin tersiyle yanaklarını sildi, yitik bir hayatı silermişçesine. Daha dikkatli bakmaya çalıştı. Bu sefer çerçevenin camından yansıyan ucube yüzünü gördü, rimelleri akmış, ağzı burnu kanla yıkanmıştı sanki...

Ecza dolabına doğru sürükledi onu hayatın pisliğinden kirlenmiş ayakları. Her hangi bir ilaç kutusunu parçalar gibi açtı, birkaç tablet ilacı avucuna boşalttı. Kafasını kaldırdığında gördüklerine inanamadı, gördüğü yansımanın kendisine ait olduğuna inanamadı. Bu sefer gördüğü ucube daha zavallıydı, acısı daha net okunuyordu oyulmuş gözlerinden.
Tek eliyle saçlarını karıştırdı, yılların, acımasız yılların ağarttığı telleri yokladı bir bir. Her bir telde hatalarını gördü, hüzünlerini, yanlışlarla inşa edilmiş eğreti bir hayatı... Yıkılmak üzereydi işte, daha fazla taşıyamazdı onu bu günahlar. Cehennemi umuyordu gözlerini her kapadığında, oysaki yaşadığı cehennemden farksızdı.

Gözlerini yumdu bir kez daha. Parmaklarını yanaklarına doğru kaydırdı. Yüzündeki derin çizgileri hissetti. Saf değildi artık, masum olmadığı kadar. “Daha ne için yaşamalıyım ki.” Diye geçirdi içinden. Kim vardı ki etrafında, kim kalmıştı? Herkesi, her şeyi, tüm geçmişini bir bir kendi elleriyle ölümün şeffaf sonuna hazırlamıştı.

Bu gece deliliğine kendisi de şahit olmuştu. Güzel bir geceydi. Yaptığından ne kadar memnun olduğunu düşündü birden. “Pislikler temizlenmeli” dedi. Kendisi da masum değildi. Öyle umuyordu. Sadece kıskançlığın kurbanı bir kadın da değildi. Hiçbir zaman sadık olamamıştı ki kocasına ama aldatılmaya da dayanamazdı. Hayatı boyunca sürüklenmişti orda oraya...
Ve tüm günahlarını şeytana satmıştı. Kendinden de bırakmamıştı kendine. Ruhunu da satmıştı, çıplaklıklar içinde örtemediği teni gibi.

“Ah...” diye geçirdi içinde. “Keşke bunları yapabilseydim, bu kadar sadık olmasaydım. Bak işte geberesi herifin yaptığına. Aldat yada aldan! Öl yada öldür... Herkes gibi o da layığını buldu işte!” Keşke yeterince günahkar sayabilseydi kendini. Böylece daha kolay ölüme sarılabilirdi. Hıçkırıklarının yüreğini düğümleyip, boğazında takıldığını hissetti. Çığlık atmak istediyse de yapamadı...
Sonra bir şey oldu... Sonra birden gözlerinin önünden geçti tüm yaşanmışlıkları tekrar tekrar.
Sonra sustu...
Sustu...
Sustu...
Kimse duyamadı bir daha yorgun kadife sesini. Daha ölmeyi bile beceremeden gelen bu felaketi sessiz dudaklarındaki ufak bir tebessümle karşıladı. Belki de böyle olmalıydı gerçekten dedi.
Hayatının tüm günahları dilinin ucundan yüreğine kayıverdi. Derinlere gömüldüğünden emindi. Artık kimseye hesap vermek zorunda değildi. Günah çıkarmak zorunda değildi. Kendi günahları kendi içinde saklı kalacaktı. Bunu istiyordu aslında... Aslında kendi bile ne istediğini bilmiyordu ya...

Vazgeçercesine yumruklarını açtı, avuçlarından dökülen hapların yuvarlanmasını seyretti boş gözlerle. Biraz memnun, biraz kırgın, birazsa pişman salona sürüklendi bedeni. Daha birkaç saat önce canice kıydığı canların yerde yatan hareketsiz bedenlerine baktı uzun uzun. Oda kan kokuyordu ve eskimiş tutkuların nemi dolduruyordu odayı. Bunaldığını hissetti. Ama pencere yada perdeleri açamazdı çünkü karşı binalardan kimsenin bu katliama seyirci olmasını istemiyordu. Dışarı çıkamazdı bu ucube suratıyla. Hem çıksa da kime neyi nasıl anlatacaktı ki?

Odanın ortasına yürüdü ve kollarını iki yana açarak gözlerini tavana dikti ve olabildiğince hızla dönmeye başladı kendi etrafında. Ayakları kurumaya yüz tutmuş kanı hissediyordu ve parmaklarına batıyordu kesilmiş et parçaları. O anda yapabileceği en iyi şeyi yaptığını düşünüyordu.
Hızlandıkça tebessüm eden yüzü daha alaylı bir ifade alıyordu. Kahkaha atmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Ağlamak istiyor ama hıçkırığı düğümleniyordu boğazında. Bir müddet sonra olduğu yere yığıldı öylece. Gözlerini yumduğunda hala döndüğünü hissediyordu. Yüzündeki alaycı tebessüm, yerini geçkin bir acıya bıraktı. Yattığı yerden başını yavaşça kocasının cansız bedenine doğru çevirdi. Saatler süren suskunluğunun ardından, çığlık atarmışçasına son kez o iki sihirli kelime döküldü dudaklarından... Ve sonsuza dek sustu...

“Kocacığım, beni aldatmayacaksın değil mi?”

* * *


“Cinayetten bir saat önce...”

İstemeyerek de olsa veda ederken, içini kemiren kıskançlık duygusunu bastıramıyordu bir türlü. Oynayacağı oyuna öylesine kaptırmıştı ki kendini, sanki emindi kocasının onu aldatacağından. Eğer böyle bir şey olursa ne yapardı. Çok iyi biliyordu neler yapabileceğini aslında. Acımazdı bile... Asla aldatılmayı yediremezdi çünkü. Üstelik bu kadar da bağlıyken sevgili kocasına. Evlendiklerinden beri bu korkuyla yaşıyordu. Bir türlü güvenemiyordu kocasına ama yine de toz konduramıyordu işte.

Bugün yıllardır süren şüpheleri son bulacaktı. Olmayacağını umarak kapıya doğru yöneldi. Sevgili kocası yolcu ediyordu onu. Kadın kapıdan çıkarken yalvarırcasına baktı adamın gözlerine, sesi kesik kesik çıkıyordu. Belli belirsiz birkaç kelime döküldü dudaklarından. Ağlamaklı olmuştu.

Adam tepkisizce kadının yanağını okşadı ve hoşça kal öpücüğü verdi. “Annene selam söyle ve eğlenmene bak...” diye mırıldandı adam gönülsüzce. Kapıyı kapattıkta sonra hızlı adımlarla salona döndü ve telefona sarıldı. Karşı taraftan cevap veren bir kadın sesiydi. Adam zafer kazanmışçasına coşkulu ve heyecanlı bir sesle konuştu;

“Seni bekliyorum tatlım...”

Çok geçmeden kapı çalındı. Gelen; telefonun diğer ucundaki genç fahişeydi...

Kadın kocasının kapıyı kapatırkenki tavrındaki garipliği sezmişti. “Bu gece güzel olacak” diye geçirdi içinden. Ve beklemek üzere arabasına bindi... Yarım saat geçmemişti ki allı pullu bir fahişenin binadan içeriye girmesiyle, arabasından indi ve ağır ağır merdivenleri çıkmaya başladı onun ardı sıra. Dairenin önüne geldiğinde fahişe içeri girmiş ve kapı kapanmıştı.

Birkaç dakika bekledikten sonra, sessizce kapıyı açtı ve eve girdi. Salondan gülüşme sesleri geliyordu. Adamın kahkahalarını duyuyordu. “Ne kadar da çenesi düşükmüş...” diye geçirdi içinden. Kadın kocasını daha önce hiç bu kadar çok konuşurken gördüğünü hatırlamıyordu. Kıskanmıştı... Her kadın kıskanırdı elbette...

Uzun süre olanları salonun kapı aralığından izledi, dinledi. Duyduğu ve gördüğü her şeyle yeniden yeniden yıkılıyordu. İçindeki kıskançlığı kine dönüşmüştü artık. Daha fazla dayanamadan salona daldı. Gözü hiç kimseyi, hiçbir şeyi görmüyordu.

“Katliam başlıyor” dedi kendi kendine... Çantasından bıçağını çıkardı. Katliamı görüyordu, çığlıkları duyuyordu. Ve kan kokularını alıyordu şimdiden. Bu dehşeti yaşatacaktı, kararlıydı. Ve kendisi de yaşayacaktı.

İçeri girdiğinde genç fahişe gözleri yerinden fırlayacakmış gibi bıçağa bakakalmıştı. O anda kocasıyla göz göze geldiler. Adam, asla yapmaması gerektiğini bildiği bir şeyi yapmıştı; karısını aldatmıştı. Affetmeyeceğini, ne denli deli olduğunu biliyordu. Kadının gözlerindeki kini okumuştu ve kadın da adamın gözlerindeki korkuyu....

Giderken ağlamaklı söylediği son sözler, şimdi daha büyük bir gürültüyle uğulduyordu adamın kulaklarında. Bunlar o sihirli sözcükler olmalı diye düşündü son kez... Bu ölmeden önce düşündüğü son şeydi ve o kelimeler tekrar tekrar duyduğu son çığlıklardı...

“Kocacığım, beni aldatmayacaksın değil mi?”

Hiç yorum yok: