27 Aralık 2008 Cumartesi

Duyu Genleşmesi

acı düştü gözümden
damıtılmış bir ruhun
en son kalan özünden
feri söndü sözümün
akınca saydamlığı
dilim dönmedi sese
tutulurken yanaklarım
sulu sepken bir neme
elimde yalnızlığım
sıktıkça yumruğumu
düğüm oldum vücutsuz
ki nefesim tutuklu
büyüdükçe adımlarım
küçüldü tabanlarımda
sakız kıvamında yol
düş balonu zihnim
havada hacmim dağınık
tümden gelip
tüme varamazken daha
gidilmez sokak
çıkmaz düşünce
uğultusunda siyahın
geceyi duyumsadığım
koyu gri bir hafiflikle
asılıyım asmosferde
tüm sözcükler serbest
tüm acılar özgür

Kareler


tozlanmalı anılar
yırtıp eski bir fotoğrafı
yokken ve yok
olmuş(iken)
adıyla yalnız kalmalı
özleyip dudak kenarını
sayıklarken bir kareyi
bir başka karede bulmalı
yitirdiklerini
ve sonra topyekün
kaldırıp atarken tüm sesleri
daraltmalı göğüs kafesini
iki yakası bir arada
ol(a)mayan
sondan sonuncu vedayı
katmalı kamburuna
eğreti bir eli itip
avuç içine küfretmeli
fotoğrafın da bir kokusu
ol(ma)malı
ya da bir benin sahibi
kimliğini savurup denize
rüzgara çalmalı yüzünü
hiçbir nefesin izi
kalmamacasına inatla
tek bir anın değeriyle
sadece bir karede
sarhoşluğa bulanmış
yalnız bir çift el kalmalı
ve sonra tümüyle
silinmeli an(ı)lar
ve o an her şey
belki de hiç
ol(ma)malı

.
.
.

21 Aralık 2008 Pazar

Gece Yarısı Muhafızları *

İçinde bulunduğum andan itibaren, tam olarak ne yapmam gerektiğini ve ne yapabileceğimi kestirmeye çalışmaktan vazgeçiyorum. Sanki deneyeceğim her kaçış, faydasız ve sonuçsuz olmakla kalmayıp beni daha beter bir rezaletin eşiğine sürükleyecekmiş gibi geliyor. Çırpınmak anlamsız, küçük budala cüce çoktan boğulmaya başladı bile! Hiç bir geminin geçmeye tenezzül bile etmeyeceği bir okyanusta, azgın dalgaların pençesine düşmüş, çaresiz bir zavallıdan farkım yok. On beş yıllık yazarlık kariyerimin böyle köhne bir yerde sona ereceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Son olarak işime olan saygım gereği, son görevimi yapmaya ve burada yaşadığım dehşet verici olayları yazmaya karar verdim.

Bu kokuşmuş zindana geleli iki hafta bile olmadı fakat son on gündür yaşadıklarım beni fazlasıyla yıprattı. Deliliğin sınırlarındayım! Oysa ki buraya tek geliş amacım, yalnız kalıp; yeni romanım için biraz malzeme elde etmekti. Ha ha! Böyle lanet olası bir zindandan ne elde edilir ki? Eğer söz konusu öykü, bir mahkumu anlatıyorsa elbette ki böyle bir zindanda bir ay geçirmek çokça işe yarayabilir. Tamam, hiç bir zaman mükemmel bir yazar olamamış olabilirim ama bu ileride de olamayacağım anlamına gelmez. Mükemmel bir yazar, aynı zamanda çok iyi bir gözlemcidir denilmiyor mu hep? İşte romanım için çok iyi gözlemler yapabileceğim bir yer! Ne yer ama... Evet, biliyorum; bunun için ancak çılgın yada koca bir aptal olmak gerekiyor. Sanırım ben hepsiyim. Belki de burada geçirdiğim iki hafta sonrasında bu hale geldim, kim bilir?
Doğru, bunu kimse bilemez.

Burada dış dünya ve dünyalılar ile tüm bağlantım kesili. Kimseyle görüşmüyor ve konuşmuyorum. Bana her öğün bozulmuş yemekler -yemekler gerçekten berbat- getiren gardiyanımı bile... Yemek artıklarımı odanın bir köşesine yığdım, o lanet herifi elime geçirdiğimde hepsini o koca ağzına tıkmayı planlıyorum! Keşke benimle hiç bir şartta muhatap olmaması konusunda onu bu kadar sıkı tembihlemeseydim. Adamın görebildiğim tek organı elleri! O da hantal demir kapının altındaki küçük pencereden yemek tepsisini itelerken sadece... Kocaman kıllı ve bir insana yakışmayacak kadar tiksindirici elleri var! Son bir kaç gündür birileriyle konuşmaya ihtiyaç duymaya başladım. Herifin elleri umurumda bile değil. Bir dili, bir ağzı ve bunları kullanabilmek için de bir beyni varsa kafi... Neler saçmalıyorum!? Sanırım bu hastalıklı ve iğrenç zindan, etkisini sandığımdan daha erken gösteriyor. O yalnızlık ve karanlık korkusu denilen illet ile karşı karşıyayım.

- İşte bir tane daha! Bu ahmak gölgeler ne zaman yorulacaklar! Lanet şeyler! Defol! Defolun burdan!

Bugünden itibaren olanları yazmaya devam etsem iyi olacak. Belki buradan çıkınca -ki umarım o günleri görebilirim- ileride "Zindan Günlüğü" adıyla bir kitap basar ve istediğimden daha meşhur olabilirim. Aslında bu fikri unutsam iyi olur, çıldırmış bir yazarın deli saçmalarına kim inanır ki! Kesinlikle kendime saklamalıyım bunları, yoksa bir zindandan çıkıp, başka bir zindana girmek zorunda kalabilirim. Tarihte de böyle olağanüstü iddialarda bulunanan pek çok hisli yazarın hapse tıkıldığına şahit olmuşumdur. Sanırım bir yazar için, yazmak kadar içini rahatlatabilecek başka da bir uğraş yoktur.

- Aa hayır! Kodesi boylamak istemiyorum! Ama sırf şu budalaları yok etmek için bunu göze alabilirim!

Bu lanet gölgelerin gündüz oyunları daha masumane neyse ki... Yoksa bu on metrekarelik alanda korkudan ölebilirim. Bulunduğum rutubetli odada güveli bir yatak, üzerinde her an sönecekmiş gibi duran gaz lambasıyla beraber ahşap bir masa ve sandalye dışında hiç bir şey yok - şu hastalıklı gürültülerin geldiği paslı su borularını ve her gece tuhaf gölgelerin oynaştığı dışarıya bakan yedi sekiz santim genişliğindeki parmaklıkları saymazsak... Kanlı mizah dedikleri tam da bu olsa gerek!

Esasında tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum. Her türlü itirazına rağmen, aylarca süren ısrarlarıma dayanamayıp yaptığı küçük araştırmalar sonucu, şehre uzak ve kimsenin bilmediği bu terkedilmiş lanet yeri keşfeden eski asistanım dışında kimsenin de bilmediğine eminim. Zannediyorum şehir merkezine iki saat uzaklıkta, yaklaşık yarım asırdır kullanılmayan bir şatonun zindanındayım. Buraya gelirken gözlerimi bağlamasını istemiştim, çünkü olası bir sıkılma ve kaçma eğilimine karşın önlem almalıydım. Burada bir ay geçirmeyi kafayı koydum. Artık bu gece yarısı beliren gölgelere karşı direnişim, yazarlık ideallerimin üzerine geçti. Bu savaşı kazanıp, bu kahrolası zindandan alnımın akıyla çıkacağım. Evet içinde bulunduğum durumun başka bir izahı olamaz. Ben buna savaş diyorum. Çünkü bunu onlar istedi. Sabrımın sınırlarını ölçüyorlar sanki!

- Hey kesin şu lanet sesi! Size diyorum aptal gölge yığınları!

Son on gündür yaşadığım olayların en ürpertici olanlarından sonuncusunu önceki gece yaşadım. Saatin gecenin kaçı olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok, ama hava kararalı bir hayli olmuştu. Gaz lambasının loş ışığında kağıda bir şeyler karalıyordum. İnsan burada hiç olmadığı kadar sıkılabiliyor. Zaten sıkıntıdan tek yaptığım yazmak. Gerçi yapabileceğim alternatif şeyleri sorsanız size "hiçbir şey" diyebilirim rahatlıkla. Yazmaktan başka seçeneğim yok! Öyle gerginim ki neredeyse yazma yeteneğimi de kaybedeceğim diye endişeleniyorum, şimdilik hala ellerim tutuyor.

O gece masa başında biraz oyalandıktan sonra uykumun geldiğini farkettim. Zaman kavramım olmadığı için kesin yatağa giriş saatimi bilmiyorum, ama sanırım yattıktan yaklaşık bir kaç saat - belki de bir kaç dakika- kadar sonra borulardan gelen gürültülerin dehşet verici bir şekilde çoğalmasıyla uyandım. Bunlar, basit su boruları olmalarına rağmen, çıkardıkları uğultulu ve korkunç sesler sayesinde korkularımın rahmi haline gelmişlerdi. Sesler, borunun zemine gömülü olan giriş kısmından başlayıp giderek yükseliyor, tüm odayı dolaşıyormuşçasına her köşeyi hakimiyeti altına alıyor ve borunun bitimine dek sürüyordu. Borunun son bulduğu yer parmaklıların hemen dibinde olduğu için, bu iğrenç operadan sonra borudan süzülerek çıkan biçimsiz siluetleri gördüğümde ise daha da ürktüğümü inkar edemem. Boruların ne denli ince olduklarını bilmesem içlerinde barınan, sabırsız ve zalim zombi ordusu olabileceğini düşünebilirdim. Ayrıca o kaçak gölgelerin oynaşmalarına şahit olduktan sonra madde-bedenlerinin olmadığını iyice idrak ettim. Yaklaşık on gündür her gece bu korkunç operaya gönülsüz bir şekilde seyirci oluyorum. Bana bir zarar vermediler şimdiye kadar, ama ya bundan sonra?

Yerli halkın dediklerine göre bu terkedilmiş şatoda, Madam Medeleine adında bir ihtiyar yaşamış. Kadın Fransız asıllı bir dükün karısıymış, kocasını İkinci Dünya Savaşı'nda kaybettikten sonra üç çocuğuyla birlikte bu şatoya yerleşmiş. Fakat yerleştikten çok kısa bir süre sonra kocasının alacaklıları olduğu ileri sürülen kişiler tarafından vahşice katledilmişler. Görgü tanıkları, bir gece yarısı beş kişiden oluşan bir grup barbarın, eve zorla girip katliam çıkarttıklarını söylemişlerdi. Şatodan gelen gürültülerin o kadar kulak tırmalayıcı ve tarifsiz olduğu söyleniyordu ki yerlilerin insanlık dışı bir şeylerin varlığına inanmalarına sebep olmuştu. Sabaha karşı gelen askerler, şatonun her tarafını titizlikle aramalarına karşın üçü çocuk, biri kadın olmak üzere dört insan leşinden başka bir şey bulamamışlardı. Evde yaşayanların ne şekilde ve nasıl öldürüldükleri asla tespit edilememişti. Yılların geçmesiyle birlikte bu terkedilmiş şato, halkın korkulu rüyası haline gelmişti. Çevredekilerin inanışına göre, yarım asır önce evdekileri katleden beş adamın ölümsüz ruhları, her akşam gece yarısında ortaya çıkıyor ve şatonun muhafızlığını yapıyorlardı, yerli halktan ya da yabancılardan kimse şatoya yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Ve zaten benden önce de, yarım asırdır kimse böyle bir çılgınlığa kalkışmamış. Evet ben bir çılgınım! Bu gölgeler ve sesler beni çıldırtmaya yetti de arttı. Zindanın hastalıklı havasından bahsetmiyorum bile...

Önceki gece, o uğultulu gölgelerin parmaklıklardan kaçıştıklarını gördükten sonra "gittiler ve bir daha gelemeyecekler..." şeklinde bir düşünceyle biraz olsun rahatlayabilmiştim ki, dün gece şahit olduğum dehşet verici bir diğer olay tüm sanılarımı tam tersine çevirdi.

Vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı. Dolunay tüm geceyi yarıyordu sanki ve ayın ışıkları her zamankinden daha fazla aydınlatıyordu zindanı. Gaz lambasını -geldiğimden beri ilk kez- söndürerek yatağıma geçtim. Son bir haftadır yaşadığım garip olaylara bir açıklama getirmeye çalıştım. Benim yerimde bir başkası olsa çoktan sıyırmıştı herhalde. Diğerlerinden daha güçlü ve iradeli olduğum hep söylenirdi ama böyle bir sınamaya tabi tutulacağımı hiç düşünmezdim. Ama bunu ben kendim istedim. Tüm olanlar ve olacaklar için her sorumluluk bana aitti. Buraya girmeden önce buna dair bir belge imzalatmıştı bana asistanım. Ayrıca bu köhne şatonun, kokuşmuş zindanında bir dakika bile geçirmek pek de akıl karı değildi çevre sakinlerince. Yerli halkın tarif edemediği insanlık dışı sesleri düşünüyordum da, neden tüm bu tüyler ürpertici anlatımlara rağmen inanmamak için inatla direndim ki?!

O gece uyumak gibi bir niyetim yoktu, yastığa başımı koydum ve gözlerimi, parmaklıklardan sızan ay ışığının aydınlattığı tavana diktim. Düşünceler zinciriyle geçen zamanın bir an sonrasında, olağan dışı olarak gaz lambasının ışığının masaya vurmasıyla irkildim. Zayıf sarı ışık, üzerinde kalemimin bulunduğu, gelişi güzel bırakılmış not defterimin artık boş olmayan sayfalarını aydınlatıyordu yalnızca. Lambanın nasıl kendiliğinden yandığı ve ışığın neden sadece kağıdı aydınlattığı hakkındaki merakım; kalemimin kendiliğinden hareketlendiğini görmemle tamamiyle bir korkular zincirine dönüştü. Kalemin her bir harf darbesiyle tahta masadan gelen hırıltılar ve varla yok arası gölgelerin ürkütücü oynaşmaları da tarif sınırlarının dışındaydı. Dehşetle yerimden fırladım. Masaya doğru bir kaç adım atmamla, yazılanları okuyup, kendimi yatağa atmam bir oldu. Lanet olsun ki yazılar; bir zamanlar üzerinde uzun müddet araştırma yaptığım eski bir uygarlığın diline aitti ve lanet olsun ki o dili biliyordum. Onları hiç anlamamış olmayı tercih ederdim.
"Est indupedita quademe exuiel in culpa,
Quoque illam suis ipse suae mutamus fatalibus..."

Yorganı başıma çekmeme rağmen gürültüler dinmiyordu, o iğrenç sesler öylesine derin ve oda öylesine yoğundu ki çığlığı basmamak için yastığımı ağzıma dayamayı akıl edebildim sadece. Üstelik olağanüstü bir gücün yönlendirdiği kalemin yazdıklarını okuduktan sonra akıl sağlığımın eskisi gibi olmayacağından hiç şüphem yoktu.

Şimdiyse o hastalıklı gecenin ardından sabaha kavuşmanın minnetini duyuyorum. Hava aydınlanalı çok oldu ama iri elli gardiyanım hala kahvaltımı getirmedi, oysa ki parmaklıklardan sızan güneşe göre vakit öğleyi çoktan geçmiş olmalı. Dünden beri açım! Acaba şu pis kokuların yükseldiği yemeklerin artıklarını mı... hayır, hayır... Yoksa o ölümcül gölgelere gerek kalmadan, kokudan yada açlıktan da ölebilirim yakında. Berbatlar, midemin sırtıma yapışmasını yeğlerim. Şu kahrolası gardiyan! Buradan bir çıkayım, tüm bunların hesabını soracağım ona! Ama öncelikle buradan nasıl çıkacağımı düşünsem iyi olacak.

İki gündür gırtlağım patlayana kadar bağırıp çağırıyorum ama ne duyan var ne de gelen. Bu gidişle kendi mezarımı kazmak zorunda kalacağım. Aslında bu illet zindana gelmekle çoktan kazmış olmalıyım. Evet evet, kesinlikle gitmeliyim bu kahrolası yerden. Tamam, korkularımla savaşmayı göze alamıyorum daha fazla. Çünkü o gece okuduklarımı sadece ben biliyorum ve o uyuz gölgeler. Tiksinç alaycı kahkahaları eşliğinde benim için hazırladıkları katliamı öğrendikten sonra, bu kafir yığınının oyunlarına daha fazla tanık olmak istemiyorum.

O gölgeler benim sonum olacaklar, biliyorum! Onlar tüm korkularımın rahmi, deliliğimin tohumu, ay ışığının çocukları, onlar şatonun katillerinden başka bir şey değiller! Ve onlar; haftalardır beni yıldırmaya çalışıp, sonunda zehir zemberek korkulara sürükleyen, tarifi imkansız, insan yiyici, devasa yaratıklar... Onlar sonumu hazırlayan lanetli büyücüler! Gece yarısı muhafızları!... Artık direnemem. Yok oluşuma, yavaş yavaş tükenişime seyirci olacağım. Onlara karşı koyamam! Çıldırdığımı biliyorum, buradan asla çıkamayacak olduğumu biliyorum... Ve

"Ay ışığının parçalandığı bir gecede
Kabuslar eşliğinde, vahşice katledileceğimi" de...
-----

* Ölümsüzler I, Dilay Özge - Xasiork Öykü Antolojisi, İstanbul 2003, Sy: 86 - 91

20 Aralık 2008 Cumartesi

Bir Kabustan Fazlası : SAVAŞ

22.Ocak.2003, Sa:03.20
Ben savaşı yaşadım...
Kainatın en güçlü, kuvvetli ordusuyla, gök yarılana, dünya yerle bir olana, kan gövdeyi götürene dek, gerçek bir zamanda, gerçek bir mekanda savaşmadım elbette. Savaşı terkettiğimde ne canım yanıyordu, ne de vücudumda bir çizik ya da yara vardı. Şahit olduğum gerçek bir savaş değildi belki ama yaşadığım korku ve heyecana, savaş meydanlarında dahi rastlanamazdı. Bir rüyaydı bu savaş her şeyden önce. Bir kabus... Beni, bunun bir kabustan fazlası olduğuna inandıran ise sadece ve sadece göz yaşlarımdı. Kanlı göz yaşlarım... Asla unutmamak üzere tekrar tekrar hatırladığım bu kabusun ilk ve son meyvesi...

* * *

Evime gitmek üzere kullandığım yolun başladığı yer, şimdi her zamankinden daha köhne ve harap görünüyordu. Ama bu yokuş her zamanki gibi gözümde büyümüştü yine. Yukarı doğru tırmanmaya başladığımda attığım her adımda olaylar ve çevremdekiler gitgide tanımlanamaz bir hal alıyordu. Tüm renklerin buluştuğu, küçükken gizli gizli çiçekler kopardığımız küçük bahçe şimdi sadece iğrenç minik kurtlara, hayvan leşlerine ve sinir bozucu sesler çıkararak uçuşan sineklere ev sahipliği yapıyordu.

Biraz daha ilerleyip, sokağın iki katlı şirin pembe evinin yerinde bir enkaz yığınına rastladığımda ciddi anlamda endişelenmem gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Evimin bulunduğu tepeye varmama az kalmıştı ve beni nelerin beklediğini hayal bile etmek istemiyordum. Başımı kaldırdım, yokuşun en yüksek noktasına doğru bakındım. Orada, tepede, evimin bulunduğu yerde, bir şeyler sürekli hareket halindeydi. Kuşlar olamazdı bu havada uçuşanlar, ya da sinekler...

Sert bir kurşun sesiyle yolun ikiye bölündüğü yere doğru döndüm. Bu havada uçuşanlar, ne kuş, ne sinek, ne de kurşunlardı. Küçük kare şeklindeki otomatik bir tankın, yerden elli santimetre yüksekte bulunan ağzından fırlayan ve ölüm saçan savaş toplarıydı bunlar. Her yerdeydiler. Her sokak başında, her binanın önünde... Manzara son derece ürkütücüydü.

Biraz daha ilerleyince insan hayatını hiçe sayan askerlerin donuk yüzlerini seçmeye başladım. Pistiler, acımasız ve kin doluydular. Ve bu kinlerini, nefretlerini kusmak için benim yuvamı seçmişlerdi. Benim yaşadığım yeri, kendimi güvende hissettiğim tek yeri... Belki de vurdukları ilk yer değildi burası ama son da olmayacaktı, biliyordum. Her attığım adımda daha büyük acılara şahit oluyordum. İnsanlar çaresizdi, kaçışıyorlardı. Onlarınki hayatta kalma çabası değildi, olamazdı. Herkes biliyordu. Herkes öleceğini biliyordu. Kan kokusu sinmişti bile lanetlenmiş sokağın lanetlenmiş insanlarının, birazdan toprağa karışacak olan lanetlenmiş bedenlerine...

Yukarı doğru çıktıkça dost bildiğim yüzler canice bakıyordu, hepsi bu karanlık savaştan nasiplerini alacaklardı, biliyorduk. Birden kendimi evimin önünde buldum. Yani eskiden evimin bulunduğu yerdeki harabenin önünde. O koca binadan geriye sadece bir duvar ve bir kapı kalmıştı. Korkuyla enkaza doğru bir adım attım. Yokuştan aşağıya doğru bakındım, kamuflaj giysilerinin içindeki kirlenmiş ve yorulmuş bedenlerini ve miğferlerinin altında gölgelenmiş, buruşuk yüzlerini gördüm askerlerin bir kez daha. Midem bulandı adeta. Bir adım daha attım, ümitsizce iteledim kapıyı. Birden kapıyla duvar büyük bir gürültüyle yıkıldı. Duvarın ardında sarp bir yamaç uzanıyordu. Alabildiğine yeşil, mor, kırmızı ovalar vardı. Ve berrak bir gökyüzü başlıyordu yamaçtan sonra. “ İşte savaşın bittiği yer. ” dedim kendi kendime. Duyularım beni yanıltıyor muydu acaba? Derken bir ihanetin eşiğinde gibi hissettim kendimi. Bu karanlıklardan, bu savaştan kaçmak istedikçe bir güç engel oluyordu bana. Kardeşimin yüzü belirdi hayalimde; ağlıyordu... O küçük bir çocuktu ve ağlıyordu...

Askerlerin bulunduğu yere döndüm tekrar. Büyükannemin, karşı binanın giriş katında bulunan evini yağmalıyorlardı. Sokak boyunca asfaltlar kırılmış, kaldırımlar tuzla buz olmuştu. Ellerine gelen taşı toprağı içeriye dolduruyorlardı. Büyükbabamın küfürleri, büyükannemin yakarışları hala kulaklarımda çınlıyor. Canlı bir ölüme, koca bir şehrin yok oluşuna şahitlik yapan bu ölüm komandoları, kim bilir daha ne kadar yaşayacak ve daha kaç canın Azrail’i olacaklardı. Ölüm de sırayla... Benim de sıram gelecekti. Şimdi sıra büyükannem ve büyükbabamdaydı... Onlar ağlıyorlardı, ben ağlıyordum...

Yıkıntının çaprazındaki binaya yöneldim. Askerler henüz buraya dokunmamışlardı. Apartmanın girişindeki her zaman kapalı olan otomatik kapı, bu kez ardına kadar açıktı. Eskiden oturduğumuz daireye çıkmaya karar verdim. Bir haykırış yankılanıyordu kulaklarımda. O sese doğru gitme arzusu içindeydim sadece. Üçüncü kata geldiğimde dört sene önce ölen yaşlı teyze kapıda karşıladı beni. “İçeri gel,” diyordu bana eliyle odayı işaret ederek, “gel ve gerçeği gör.” Kadının yüzü ucubeden farksızdı, gözleri oyulmuşçasına anlamsız ve bomboş bakıyordu. Titrek parmağın gösterdiği yöne doğru hareket ettim. Sese daha da yaklaştığımı hissediyordum.

Derken kardeşim çıkıverdi karşıma, ağlamaklı gözlerle bakıyordu. Gözlerindeki nefret dolu bakışlar delip geçmişti beynimi, düşüncelerimi, tüm bunlara sebep sensin der gibiydi. Bana düşman gibi duruyordu herkes, kardeşim bile. Şu anda nerede olduklarını, hatta hayatta olup olmadıklarını bile bilmediğim ailemden bana son kalan varlık oydu. Onu bulmuştum ve şimdi karşımda durmuş bıçaktan bile keskin sözlerle parçalıyordu yüreğimi. Dudakları kıpırdamıyordu ama yeşil gözlerindeki öfkeyi okuyabiliyordum. Kardeşimi hiç bu kadar çok sevdiğimi hatırlamıyorum. O anda onu bağrıma basmak, kucaklamak, sarılıp ağlamak istesem de yapamıyordum. Bir güç vardı beni engelleyen, geri geri götüren... Yanına doğru yaklaştım, elimi uzattığım anda haykırmaya, gırtlağı patlayana dek çığlık atmaya başladı. Ak yüzü buruşuyor, çirkin bir yaratığa dönüşüyordu iğrenç sesler çıkararak. Etraf bulanıklaşıyordu, sanki bir oyundu her şey...

Birden kendimi tekrar o yıkık duvarın ve kapının önünde buldum. Bu kez de elimi kilide doğru uzattığımda kapı ardına dek açılmıştı kulak tırmalayan bir gıcırtıyla. İçeriye doğru girdim, yıkıntılardan sızan kirli gün ışığıyla yarı aydınlanan bir odaydı burası. Bir adım attıktan sonra, tozlu bir masa buldum üzerinde sanki yazmam için beni bekleyen bir kağıt ve kalemle. Enkazın biriktirdiği taşların üzerine oturdum ve kalemi elime aldım. Oyunu kurallarına göre oynayacaktım. O anda büyük bir sarsıntıyla duvarlar üzerime doğru yıkılmaya başladı. Dışarıdan askerlerin bağırışlarını duyuyordum bir yandan da. Sıram gelmişti, anlamıştım...

Buna rağmen kağıdın üzerine kapaklanıp kalemi kavradım. Nedense bunu yapmak zorunda olduğumu hissediyordum. Biri yada bir şey benden yazmamı istiyordu. Ne yazacaktım? Birden kardeşime bir not yazmam gerektiğini düşündüm. O henüz hayattaydı. Ailemden bana kalan en değerli varlıktı. Ablasını kötü ve hain olarak bilmemeliydi. Ne yapmıştım ki ben bu mahşer gününde herkes bana düşman kesilmişti. Her şeyden habersizdim, çaresiz olduğum kadar, diğer insanlar kadar. Annem ve babam kadar. Ve kardeşim kadar. O daha küçüktü, o bir çocuktu ve ağlıyordu. O satırları yazarken ben de ağlıyordum, güçlükle son kelimeleri yazarken deli gibi titremeye başlamıştım.

" ...Ölümümüz asaletimiz olacak...
Seni hep seveceğim,
Ablan. "

Hıçkırığım boğazımda birikmiş, düğüm olmuştu adeta. Bağırsam, bağıramıyordum. Ağzım kapalı, dişlerim birbirine geçmiş ve gözlerim olabildiğince kısıktı. Tüm bedenim kasılmıştı. Şimdi sadece iniltilerimi duyabiliyordum. Titriyordum... Yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu. Kağıdın üzerine damlayan kanlı yaşlar...

* * *
22.Ocak.2003, Sa:03.50

Gözlerimi umarsızca yumarak, ruhumu emanet ettiğim uyku perisi bana o gece ihanet etmişti. Uyanmaya çalışırken, daha gözlerimi açmadan deli gibi titrediğimi hissediyordum. Elimdeki kalemi hala tutuyormuşçasına sıkıyordum avuçlarımı. O karanlıklardan, ölümden kaçmaya çalışırken biri ya da bir şey bana engel olmak istiyordu hep. Kendimi sıkıyordum, teslim olmak gibi bir niyetim yoktu. Kaçtıkça daha da sıkıyordu bu tarifsiz güç boğazımı. Yüreğim buruluyordu sanki zalim bir pençeyle. Uyanmama az kalmıştı, bunun bilincindeydim ama çıkardığım seslerin farkında olmaksızın çırpınıyordum korkunun yatağında.

Geceye yeniden kavuştuğumda, önce hıçkırıklara boğuldum. Yattığım yerden hızla doğruldum. Etrafıma bakındım, karanlıktı... Ve ben nefes nefeseydim. İçeriyi keskin bir kan kokusu doldurmuştu sanki, ya da bana öyle geldi. Kabusumu hatırladım ve yeniden ağlamaya başladım. Odam bomboştu, beni avutacak, sakinleştirecek kimse yoktu, kendime gelmeliydim. Biraz daha doğruldum terden nemlenmiş yatağımın içinde. Çenemin ağrıdığını hissettim bu kez. Dişlerim hala birbirine çivilenmiş gibiydi.

Kendimi serbest bırakıp, derin bir nefes aldıktan sonra gece lambasını açtım. Elimin tersiyle yanaklarımı kuruladım. Ve tam o anda çıldırmış olabileceğimi düşündüm. Yanaklarımda kurumaya başlayan, gözyaşımdan daha yoğun bir sıvıydı. Ve dudağımın kenarını yaladığımda aldığım tat da başkaydı. Sıcak kan...

Loş ışıkta, gece lambasının yanındaki aynaya kör yordamıyla ulaşmayı başardım. Sarı ışığın gölgesinde, aynada gördüğüm kanlı göz yaşlarım beni ikna etmişti;
Oradaydım... Gerçekti... Ve ben savaşı yaşamıştım...

1 Aralık 2008 Pazartesi

Gidersem

gidersek eğer,
gidebilirsek ya da
ruhum kopar
kıyammetten önce
herkes susunca
sen başlarsın
tekilliğine dayanamaz
koştuğumuz sokak
tenha olur uzaklarım
sen dahi bulamazsın
bir izdüşümü mesafesinde
uzar gözyaşlarım
seni ararken kör olur
duvardaki yüzüm
gidersem;
sen yürürsün içimde
kaldırımlar yürür,
gidersen;
bu kent ölür...

23 Kasım 2008 Pazar

*** Sonsuzluk Öyküsü ***

Hayal-et

yüzün vardı gerçek
uykularıma eş yüzün
zihnimin mürekkebi
suretin satırlarımda
sözün başladığı
şimdi notaları kayıp
sonsuz bir sayfa gibi
imgelemimde silüetin
rüya kadar uzak...
bir o kadar yakın...


Sokağın Şarkısı

yağmur iniyor şehre
turuncu kaldırımında
ıslak gölgesi gölgelerin
karanlığı uzarken
günahsız gecenin
boylu boyunca yalnızlık
tökezletip damlaları
sahte bir ıslıkla
ruhları oyalarken
sadece bir köşebaşı
ve sadece su birikintisi
çamuru toprak
yarası yağmur
terkedilmiş sokağın
kör nefesi
nefesinde yüzü
bulanık aksinde suyun
öfkesi çaresizliğin
yüzüne vuran silüette
son bir duman soluğu kesik
son boğumunda gecenin
sonsuzluk
gece
upuzun gece...


Ruhlar Çıplak

sinerken bedenlerin saydam tutkusu
karanlık odaların loş seksapeli
bal mumu tenlerin oyuğuna teğet
ışık oyunları içinde yalın silüetin
yansımalarda kıvrak orgazmı
duvarları yalayan zarif gölgelerin
izmarit kokulu çarşaflarda uyur
salise önceki şehvetin ruhu
bir adım sonrası kadim hazzın
pencere arası buğulara gömülür
çok sesli bir operanın tekilliğinde
kaybolur gecenin aşkımsı ıslığı...


An-sız-lık

eskiyen gecenin ıslağında
dizlerimde kaldırım
uzanamazken elim
ellerimden düşürdüğüm
yerle yeksan omuzların
kaybettiğim
sol elin düşmüş mazgala
parmak uçlarında yağmur
son çiğ saçındaki
beyazlığın tenine yabancı
dolunay düşmüş suretine
sanki son dördün
sanki son kez değil
gerçek hiç...
hiçlikte sen...
sen sevgilim
devirdin gözbebeklerini
soğudu nefessizliğin
yok yerinde zamanın
ölüm de yakışırdı yüzüne
şimdi susmasaydın belki
biraz daha
bir salise daha
fazla bakmak için sana
gözlerinin içine
ta içine gömülmek için
benden sıyrılan
neler vermezdim
neler ki
benim bile ol(a)mayan...

Paradoksal Cehennem

Daha el kadar bebeyken bile bizlere özene bezene anlatılan o olağanüstü yeri bilirsiniz. Rivayet edilir ki; bünyesinde envai çeşit meyve sebze ağaçları, bağları, bahçeleri, birbirinden şuh huri kızları, birbirinden güçlü kudretli yaman oğlanları barındıran, güneşin çiçek gibi açıp, ayın nur gibi parladığı, yıldızların ise parmakla sayılmaya cesaret edilemeyecek kadar çok olduğu, bir gidenin bir daha dönmek istemeyeceği türden, morun yeşili kucakladığı, mavinin pembeyi sarmaladığı, turuncunun da sarıyı kıskandırdığı, kuşların hiç susmadığı, ırmakların hep coşkun olduğu, bin bir çeşit kokuların burcu burcu dalgalandığı, kapısında parlak yüzlü, prezentabl, alanında deneyimli, ebediyetten gelip, ebediyete giden ak kanatlı, pamuk tenli meleklerin bulunduğu, yaşayanlarının da biz aciz müminlerin iyi ruhlarının olacağı bir diyar vardır. Cennet Ana derler adına...

Cennet Ana; Tanrının, kullarına bahşettiği lütufların en yücesidir ki bu diyara gitmek her beşerin hayali olduğu gibi, bir hayalin gerçekleşebilmesi kadar da emek isteyen bir iştir. Eğer kendinizi biraz olsun şanslı hissediyorsanız, bir an önce bundan vazgeçin, çünkü Cenneti ziyaret etmek, şansa bırakılamayacak kadar zor ve tahmin sınırları dışındadır. Yani öyle her baba yiğidin harcı değildir bu cillop yere kapak atmak.


Derler ki; bir de Cennet Anaya gidecekken, şeytana yüzünü yalatıp da yolu şaşırınca, feleğin çemberine takıldığınız takdirde karşınıza çıkacak olan devasa kızıl alev topu muhtemelen gözünüzü korkutacaktır. Kapıda sizi karşılayacak olanlar hiç kuşkusuz Cehennem zebanileridir. Gözleri kan çanağı gibi oyulmuş ve ağızları cıvık çamurdan yapılmış gibidir. Kavrulmuş bedenlerine dolanan ateşten zincirleri, gözleri oymak için özenle kirletilip bakteri yuvasına dönüşmüş otuz santim uzunluğunda kapkara tırnakları, gırtlağa geçirmek ve paramparça etmek için bilenmiş orakları ve alevden vıcık vıcık olmuş, tüy bitmemiş kafalarının tepelerinde de oğlak boynuzları vardır. Ama bu iblisler ne yazıktır ki, hiçbir zaman bir oğlak kadar masum olamamışlardır. Bu zebaniler öyle deyyuslardır ki, yanlarına bile yaklaşmaya cesaret edemezsiniz; etseniz bile elinizi uzatmadan, kolunuzu başınızı kaptırır da, Cehennem Kazanını boylarsınız.


Cehennem kazanı; Cennet Anaya girmek için vizesi çıkmayanların, borçları İkiz Kuleleri aştığı için kredi kartı geçiremeyenlerin, bakiyesi çıkışmayanların, yurt içi ve yurt dışında, ulusal ve uluslararası platformlarda sahte gövde gösterisi yapan, ancak kendi içinde hiç bir halta yaramayanların, suni hacı hocaların, üflemecilerin, mübarek diye bildiğimiz münafık imamların, ana babasına zulmeden hain evlatların, körpe yavrucakların yetimin yoksulun hakkını yiyen düzenbazların, birinin toprağında gözüm varsa gözüm çıksın diyen, iki kuruşun derdine düşen arsız müteahhitlerin, deprem vergisi, şu vergisi, bu vergisi diye yanıp tutuşup da toplanan meblağı cebe indirip afiyetle yiyenlerin, Cennetin dipsiz bucaksız pınarlarına hortumları yetişemeyenlerin, vadesi dolan kara batakların, daha fazla aklanamayacak kadar pak olan Cennete kabul edilmeyen iblis kırmalarının atılacağı; ademoğlunun, kainatın yaratılışından beri dehşetle bahsettiği, korkularının rahmi haline gelen devasa bir alev yatağıdır.


Yakıtı insan, harcı yine insan olan bu kazanda; günler geceler, aylar yıllar, asırlar boyu bitmek tükenmek bilmeyen acılar yaşanır. Aklınıza gelebilecek, gelmiş geçmiş her türlü entrika mevcuttur ki, pembe dizilere, hatta ve hatta Dallas’a bile taş çıkaracak cinstendir. Cehennem Kazanının dev kollu kepçesine bir defa takılanların vay haline. Boyunlarına ateşten örülmüş zincirler mi takılır, parmakları jiletten keskin aletlerle doğranır mı, gözleri közde yakılmış maşalarla oyulur mu dersiniz, yanan kırbaçlarla falakalar mı, neler neler. İşkencenin bin bir türlüsü, insanoğlunun da bin bir hali vardır burada. Öldüğünüze, öleceğinize pişman olur da, geri dönüş vizesi teknik nedenlerle çıkarılamadığı için ebediyen hapsoluverirsiniz de cehennemin bilmem kaç katını tabana kuvvet arşınlamak durumunda kalırsınız alimallah. Tabi o da sizin üstün cebir dehanızı kullanmanızla ve atletikliğinizle paralel bir hadise olur ki, zannımca kırk fırın ekmek bile bu performans için yeterli gelmeyebilir.


Ama Tanrı biliyor ya; eğer azıcık vicdan sahibiyseniz, yarısı bana yarısı bulamayana diyenlerden, az yiyip çok yedirenlerden, az ve öz konuşup çok iş yapanlardan, yakınmayıp da şükredenlerdenseniz; vadeniz dolduğunda ruhunuzu selametle teslim edebilirsiniz. Kaldı ki, Cennet Ananın kuş tüyü kanatlı melekleri cennet şarabından bir yudum almanız için kapınıza çoktan dayanmış olacaklardır. Sizi oturtacakları misk-i amber kokulu taht-ı revanın konforu, hayatınız boyunca hiç tatmadığınız duyguları yaşatacaktır. Yolculuk bitip de, köprünün ayağına geldiğinizde; hiç direnmeden, korkmadan geçebilirsiniz o bıçaktan keskin, kıldan ince sırat köprüsünü. Çünkü tüm bu vasıflara sahipseniz, tanrısal olarak korunuyorsunuz demektir. Ha bir de, yeryüzündeki sınavınız süresince, tanrıya kurban ettiğiniz mübarek kurbanlarınızın yarenliği de cabası. Ve şimdi belki de bir adım ötenizde, sizi, tarife sığmaz güzellikte bir alem bekliyor olacaktır. Değmeyin keyfime tadında bir sonun başlangıcını kim istemez ki...


Yine Tanrı bilir ya; bir de şu fani dünyada yapmadığınız hovardalık, eylemediğiniz gaddarlık, yemediğiniz nane kalmamışsa, her gününüz serzenişle geçmişse, sizi imamın dört kollu dikenli kayığına bindirmek kaçınılmaz olacaktır. O köprüden geçerken ne kadar sızlansanız yeridir. Azap kapılarında sizi bekleyenler ise az önce bahsettiğim Cehennem zebanilerinden başkaları olmayacaktır. Alev kazanları sizler için kaynamaya başlayacak, dev kollu kepçe ise sizler için son defa karıştıracaktır kazandaki acı ve zulüm iksirini.

Bu durumda ise son sözü sadece ve sadece zebaniler fısıldayacaktır, yalandan dolandan bar bağlamış kulaklarınıza; “Cehenneme Hoşgeldiniz...”

Tek Gecelik İntikam

“Cinayetten hemen sonra...”

Tüm çığlıkların ve dehşetin ardından alışılmamış koyu bir sessizlik dolduruyordu odayı. Kadın ise başını ellerinin arasına almış, bu katliamdan birkaç adım ötede kıvrılmış inliyordu sadece. Sahipsiz ağıtlar dökülüyordu dudaklarından kimsenin duymadığı. Hissiz bir hassasiyetti yaşadığı. Belki de bir öç almaydı hayattan yada bu yerde yatanlardan. Pişmanlıklarının kör kuyusuna dalmış ve çıkamıyordu sanki.
Daha fazla taşıyamaz olmuştu günahlarını yorgun bedeni. Cinayetten sonra servis edilebilecek en mantıklı şey intihardı. Mantık mı kaldı sanki diye geçirdi içinden. Delirmiş olabileceğini düşündü birden. Ama buna ihtimal vermek bile istemiyordu. Sadece intikam almıştı. Kıskançtı çünkü. Herkes kıskanır değil mi ya... Kıskanan herkes katil mi olmalı peki? Belki de...

Bıçak darbelerinden paramparça olmuş genç fahişenin beyazlığına doğru eğildi ve kestiği kulağını eline aldı memnuniyetle, elleri taze kana bulanmıştı yeniden;

“Bebeğim, artık bu lanet herifin aşk sözcüklerini duyamayacaksın... Cık cık cık... Ne yazık...” Ellerini genç kadının upuzun alev kızılı saçlarına doladı ve saç derisini yüzmeye başladı, bir yandan söyleniyordu hala,
“Bizim kart zampara müthiş tahrik olurdu sevişirken kadının saçlarını hissedince. Seni bu halde görse ne çok üzülürdü değil mi tatlı bebeğim...” Kenarından taze kanın aktığı dudaklarına bir öpücük kondurdu fahişenin.

Sonra öbür yanında yatan adamın doğradığı hayalarını aldı bu kez ellerine ve bir bıçak darbesiyle daha adamın ağzını parçaladı. Ve yine cani bir tebessümle fısıldadı kesmeye hazırlandığı kulağına;
“Kocacığım, sen de artık bu kahrolası fahişeyi beceremeyeceksin. Üzgünüm ama bir kötü haberim daha var, artık seni çıldırtan tutkulu iniltilerini de duyamayacaksın. Ve son olarak...” Bıçağı ağzının sol ucuna batırıp sağ kulağına kadar yardı dudaklarını,
“Bir daha asla kandıramayacaksın genç fahişeleri o tatlı yalanlarınla...” Bıçağı sertçe çekti sapladığı yerden,
“Ah! Özür dilerim, canını yaktım galiba...” Acıklı bir kahkaha yankılandı odada. Eğilip adamın parçalanmış dudağının kanlarını yaladı öpermişçesine. “Demek salon fantezisi ha...” Bir kahkaha daha attı ve ardından hıçkırıklara boğuldu.

Son günahına ortak olan kanlı bıçağa baktı alaylı bir tebessümle. Buna cesaret edemezdi. Kendi canına kıyamazdı. Onlar kendisinden daha günahkardı ve ölmeyi hak ediyorlardı. Ama o... Ne suçu vardı ki... Doğru dürüst bile yaşamamıştı hayatını ve şimdi hayatının en büyük günahını işlemişti. Hala kabullenemiyordu. Şüpheleri doğru çıkmıştı ve yıkılmıştı resmen. Evet... Ölüm onlara yakışıyordu...
Elinden attığı bıçak, kana bulanmış halının üzerinde yuvarlanırken, aklından daha iyi bir intihar fikri geçiyordu. Adımlarını sıklaştırdı, ayıbını örtmeye çalışan sakar bir çocuk gibi. En yılgın ve hırçın hislerinin dışavurumuna sahne olan küf, kin ve kan kokulu salonu arkasında bıraktı.

Banyoya doğru seğirtirken, duvarda asılı duran resmine takıldı ağlamaktan şişmiş gözleri. Birkaç adım geriledi , tam resmin karşısında durdu. Son kez görmüş olacağını umduğu resme akıttı tüm hislerini. Göz bebekleri bulutlandı birkaç saniye sonra. Elinin tersiyle yanaklarını sildi, yitik bir hayatı silermişçesine. Daha dikkatli bakmaya çalıştı. Bu sefer çerçevenin camından yansıyan ucube yüzünü gördü, rimelleri akmış, ağzı burnu kanla yıkanmıştı sanki...

Ecza dolabına doğru sürükledi onu hayatın pisliğinden kirlenmiş ayakları. Her hangi bir ilaç kutusunu parçalar gibi açtı, birkaç tablet ilacı avucuna boşalttı. Kafasını kaldırdığında gördüklerine inanamadı, gördüğü yansımanın kendisine ait olduğuna inanamadı. Bu sefer gördüğü ucube daha zavallıydı, acısı daha net okunuyordu oyulmuş gözlerinden.
Tek eliyle saçlarını karıştırdı, yılların, acımasız yılların ağarttığı telleri yokladı bir bir. Her bir telde hatalarını gördü, hüzünlerini, yanlışlarla inşa edilmiş eğreti bir hayatı... Yıkılmak üzereydi işte, daha fazla taşıyamazdı onu bu günahlar. Cehennemi umuyordu gözlerini her kapadığında, oysaki yaşadığı cehennemden farksızdı.

Gözlerini yumdu bir kez daha. Parmaklarını yanaklarına doğru kaydırdı. Yüzündeki derin çizgileri hissetti. Saf değildi artık, masum olmadığı kadar. “Daha ne için yaşamalıyım ki.” Diye geçirdi içinden. Kim vardı ki etrafında, kim kalmıştı? Herkesi, her şeyi, tüm geçmişini bir bir kendi elleriyle ölümün şeffaf sonuna hazırlamıştı.

Bu gece deliliğine kendisi de şahit olmuştu. Güzel bir geceydi. Yaptığından ne kadar memnun olduğunu düşündü birden. “Pislikler temizlenmeli” dedi. Kendisi da masum değildi. Öyle umuyordu. Sadece kıskançlığın kurbanı bir kadın da değildi. Hiçbir zaman sadık olamamıştı ki kocasına ama aldatılmaya da dayanamazdı. Hayatı boyunca sürüklenmişti orda oraya...
Ve tüm günahlarını şeytana satmıştı. Kendinden de bırakmamıştı kendine. Ruhunu da satmıştı, çıplaklıklar içinde örtemediği teni gibi.

“Ah...” diye geçirdi içinde. “Keşke bunları yapabilseydim, bu kadar sadık olmasaydım. Bak işte geberesi herifin yaptığına. Aldat yada aldan! Öl yada öldür... Herkes gibi o da layığını buldu işte!” Keşke yeterince günahkar sayabilseydi kendini. Böylece daha kolay ölüme sarılabilirdi. Hıçkırıklarının yüreğini düğümleyip, boğazında takıldığını hissetti. Çığlık atmak istediyse de yapamadı...
Sonra bir şey oldu... Sonra birden gözlerinin önünden geçti tüm yaşanmışlıkları tekrar tekrar.
Sonra sustu...
Sustu...
Sustu...
Kimse duyamadı bir daha yorgun kadife sesini. Daha ölmeyi bile beceremeden gelen bu felaketi sessiz dudaklarındaki ufak bir tebessümle karşıladı. Belki de böyle olmalıydı gerçekten dedi.
Hayatının tüm günahları dilinin ucundan yüreğine kayıverdi. Derinlere gömüldüğünden emindi. Artık kimseye hesap vermek zorunda değildi. Günah çıkarmak zorunda değildi. Kendi günahları kendi içinde saklı kalacaktı. Bunu istiyordu aslında... Aslında kendi bile ne istediğini bilmiyordu ya...

Vazgeçercesine yumruklarını açtı, avuçlarından dökülen hapların yuvarlanmasını seyretti boş gözlerle. Biraz memnun, biraz kırgın, birazsa pişman salona sürüklendi bedeni. Daha birkaç saat önce canice kıydığı canların yerde yatan hareketsiz bedenlerine baktı uzun uzun. Oda kan kokuyordu ve eskimiş tutkuların nemi dolduruyordu odayı. Bunaldığını hissetti. Ama pencere yada perdeleri açamazdı çünkü karşı binalardan kimsenin bu katliama seyirci olmasını istemiyordu. Dışarı çıkamazdı bu ucube suratıyla. Hem çıksa da kime neyi nasıl anlatacaktı ki?

Odanın ortasına yürüdü ve kollarını iki yana açarak gözlerini tavana dikti ve olabildiğince hızla dönmeye başladı kendi etrafında. Ayakları kurumaya yüz tutmuş kanı hissediyordu ve parmaklarına batıyordu kesilmiş et parçaları. O anda yapabileceği en iyi şeyi yaptığını düşünüyordu.
Hızlandıkça tebessüm eden yüzü daha alaylı bir ifade alıyordu. Kahkaha atmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Ağlamak istiyor ama hıçkırığı düğümleniyordu boğazında. Bir müddet sonra olduğu yere yığıldı öylece. Gözlerini yumduğunda hala döndüğünü hissediyordu. Yüzündeki alaycı tebessüm, yerini geçkin bir acıya bıraktı. Yattığı yerden başını yavaşça kocasının cansız bedenine doğru çevirdi. Saatler süren suskunluğunun ardından, çığlık atarmışçasına son kez o iki sihirli kelime döküldü dudaklarından... Ve sonsuza dek sustu...

“Kocacığım, beni aldatmayacaksın değil mi?”

* * *


“Cinayetten bir saat önce...”

İstemeyerek de olsa veda ederken, içini kemiren kıskançlık duygusunu bastıramıyordu bir türlü. Oynayacağı oyuna öylesine kaptırmıştı ki kendini, sanki emindi kocasının onu aldatacağından. Eğer böyle bir şey olursa ne yapardı. Çok iyi biliyordu neler yapabileceğini aslında. Acımazdı bile... Asla aldatılmayı yediremezdi çünkü. Üstelik bu kadar da bağlıyken sevgili kocasına. Evlendiklerinden beri bu korkuyla yaşıyordu. Bir türlü güvenemiyordu kocasına ama yine de toz konduramıyordu işte.

Bugün yıllardır süren şüpheleri son bulacaktı. Olmayacağını umarak kapıya doğru yöneldi. Sevgili kocası yolcu ediyordu onu. Kadın kapıdan çıkarken yalvarırcasına baktı adamın gözlerine, sesi kesik kesik çıkıyordu. Belli belirsiz birkaç kelime döküldü dudaklarından. Ağlamaklı olmuştu.

Adam tepkisizce kadının yanağını okşadı ve hoşça kal öpücüğü verdi. “Annene selam söyle ve eğlenmene bak...” diye mırıldandı adam gönülsüzce. Kapıyı kapattıkta sonra hızlı adımlarla salona döndü ve telefona sarıldı. Karşı taraftan cevap veren bir kadın sesiydi. Adam zafer kazanmışçasına coşkulu ve heyecanlı bir sesle konuştu;

“Seni bekliyorum tatlım...”

Çok geçmeden kapı çalındı. Gelen; telefonun diğer ucundaki genç fahişeydi...

Kadın kocasının kapıyı kapatırkenki tavrındaki garipliği sezmişti. “Bu gece güzel olacak” diye geçirdi içinden. Ve beklemek üzere arabasına bindi... Yarım saat geçmemişti ki allı pullu bir fahişenin binadan içeriye girmesiyle, arabasından indi ve ağır ağır merdivenleri çıkmaya başladı onun ardı sıra. Dairenin önüne geldiğinde fahişe içeri girmiş ve kapı kapanmıştı.

Birkaç dakika bekledikten sonra, sessizce kapıyı açtı ve eve girdi. Salondan gülüşme sesleri geliyordu. Adamın kahkahalarını duyuyordu. “Ne kadar da çenesi düşükmüş...” diye geçirdi içinden. Kadın kocasını daha önce hiç bu kadar çok konuşurken gördüğünü hatırlamıyordu. Kıskanmıştı... Her kadın kıskanırdı elbette...

Uzun süre olanları salonun kapı aralığından izledi, dinledi. Duyduğu ve gördüğü her şeyle yeniden yeniden yıkılıyordu. İçindeki kıskançlığı kine dönüşmüştü artık. Daha fazla dayanamadan salona daldı. Gözü hiç kimseyi, hiçbir şeyi görmüyordu.

“Katliam başlıyor” dedi kendi kendine... Çantasından bıçağını çıkardı. Katliamı görüyordu, çığlıkları duyuyordu. Ve kan kokularını alıyordu şimdiden. Bu dehşeti yaşatacaktı, kararlıydı. Ve kendisi de yaşayacaktı.

İçeri girdiğinde genç fahişe gözleri yerinden fırlayacakmış gibi bıçağa bakakalmıştı. O anda kocasıyla göz göze geldiler. Adam, asla yapmaması gerektiğini bildiği bir şeyi yapmıştı; karısını aldatmıştı. Affetmeyeceğini, ne denli deli olduğunu biliyordu. Kadının gözlerindeki kini okumuştu ve kadın da adamın gözlerindeki korkuyu....

Giderken ağlamaklı söylediği son sözler, şimdi daha büyük bir gürültüyle uğulduyordu adamın kulaklarında. Bunlar o sihirli sözcükler olmalı diye düşündü son kez... Bu ölmeden önce düşündüğü son şeydi ve o kelimeler tekrar tekrar duyduğu son çığlıklardı...

“Kocacığım, beni aldatmayacaksın değil mi?”

8 Kasım 2008 Cumartesi

Boyutsal Yalnızlıklar İstatistiği


bugün ve hatta bugünlerde, hiç olmadığım kadar... yok yok, belki de çoğu zaman olduğu kadar, veya her
zamanki kadar, ya da şimdiki gibi yoğun olduğu zamanlar kadar "huzursuzum". belki biraz da huysuzlanıyor olabilirim de; havalardandır, geçer diyorum. geçmiyor...

kendi içimdeki çizgilerin uzandığı uçlar bile kesişemiyor nasıl bir hikmetse. yapısal bir hata mı, yoksa ruhumdaki bu delik sonradan mı varoldu bilemiyorum. hani "tse" damgam olsa, fabrikasyon hatasıdır, der geçerim. öyle böyle değil yani, o derece çektim elim eteğimi kendimden. büyük kayıptır bu, dikkatimden kaçmıyor.

tüm kaoslar kozmoslarını yitirmiş bir kere. her şey koskoca bir bilinmez. ve biz, lanetli ırk, yani insanlar; acziyetimizin en dibine gömülüyoruz...
bunun istatistiksel bir analitiği olmalı:
kaç kişi tekil?
kaç kişi çoğul?
tekiller zaman zaman biraraya geldiğinde kararlı bir çoğul oluştururlar mı?
yoksa istikrarlı bir yalnızlık hadisesi mi genel geçerde?

kendi içimizdeki boşluğu doldurma konusunda eksik kalıyor yetiler. o halde, insan denilen ırk mükemmel değile çıkıyor sonuç. tüm bu hastalıklı inanç sekmelerinden mütevellit, beynimi bilime adıyorum artık. evet, ihtiyaç budur çünkü. en azından tek bilinmeyenleri basit denklemler yerine çok bilinmeyenli yarmış denklemlerle muhattab olurum. kainat dediğin, koskoca bir alamet değil mi? belki kara deliğe varmadan bilmem kaçıncı yıldız kümesinin, kimsenin bilmediği bir açılımında bulabiliriz cevapları.

bilimadamlarına itimadım sonsuz. arasıra su serpiyorlar zaten yüreğime. bazen ben de diyorum ki hani;
kendi öz yalnızlığımızın aksine, evrende de yalnız değilmişiz en azından...
en azından...

İkircikli İntiharlarla Yok Olmak İhtiyacı

ayın sedefi beyazlığının yansıması düşüyor geceye gömülmüş siyah suların kıvrımlarına. dalga boyu insanlığımız kıyıya vuruyor.
git...
git...
git...
bırak ve git bu kaypak hayatın ölümlülüğünü. özgürlük suları yalasın ayak parmaklarını. bileklerinden dizlerine doğru yükselsin beyaz köpükler. kasıklarında hisset soğuğu. göğsünden gırtlağına ulaşsın, bastırsın çığlığını. dudaklarını aşarken tuzlu sıvı, son kez;
nefesini tut...
nefesini tut...
nefesini tut...
ve aç gözlerini artık. tüm duyusal yetilerini göm bu devasa fanusun en dibine. yozlaşmış insanlığını da göm. en dibine göm hem de. ve sonra acılarının zehrini akıt en hayvansal dürtülerinle. son kez doyuma ulaşınca yalnızlığın, dudaklarını arala ve bir özgürlük çığlığı kopar. tuzlu sıvının yoğunluğu doldursun ciğerlerini. dinginleştir artik ruhunu.
bırak...
bırak...
bırak...
bu son çırpınışın olsun...
ebedi uyu...
uyu...
uyu...
uyu...

"Ölüm, sen en güzelsin bu saatlerde" diyordu ya Edip Cansever


belki o anın zamansızlığında tutulur gözlerin kadim bir öykünün başrol oyuncusuna.

sahnede ölüm oynanır kadife perdelerin gölgesinde, gıcırdar ahşaplar yoktan adımlarla.
ölür saatler ölüm saatlerinde, ölürken belki de usumuzda bir çocuk son repliği eşliğinde.
son reveransını yapar damarlarımdaki oksijen, devasa bir kuyu belirirken göğüs kafesimde.
sen; güzel adam, koynumdaki soğuğa gömsem seni bu vakit, benimle uyur musun ebedi?
ölümü layığıyla giyebilir miyiz dersin, hiç dokunulamamış ruhlardan sıyrılan bir aşk gibi...

Lanet


Göklerin inleyen efendisi, çağıldayan ruhunla varlığıma lanetini üfle bir kez daha... Üfle ki asırlardır kendi karanlığında çürümeye mahkum edilen bu ucube tenimin her bir hücresi son kez kavrulsun ve acılı kıvranışlarım anlam bulsun. Yaratıcısından intikamını almak için bekleyen lanetli bir totem gibi başkaldırışımı seyret. Seyret ve acıma ortak ol. Beni düşürdüğün uçurumun kilometrelerce aşağısındaki cehennemin alevleri sızsın gözlerinden. Ölümü isterken, can çekişmeyi, santim santim kavrulurken etinden çıkan pis kokuyu duy. Ve şimdi kendi ellerinle üstüne saldığın katillerinden kurtulmak için kendi cehennemini yarat. Kendi katillerini yarattığın gibi...

7 Kasım 2008 Cuma

Bir Varmış... Bir Yokmuş...

hayali gözümdeyken
silüeti yarımca
uzanıyor düşleri
sayfaların arasında
bir yerlerde
belki zoraki hissimde
uzaklaşıyor kelimeleri
düşüyor usulca
koparak zihnimden
oysa nasıl da vardı
oradaydı tam da
gözleri öyle parlaktı
her erkeğim gibi
elleri belimin kıvrımında
sözcükleri uzuyor şimdi
ilgimin uzaklarına
en uzağıma uçuyor
diğer yarısı silüetinin
kıvranıyor zihnim
olmamalıydı der gibi
ilk bulduğum yerde
gömülse her şey boşluğa
en kestirme yalnızlık
benim olsa
yokluk gibi
bir varmış
bir yokmuş gibi...

8 Ekim 2008 Çarşamba

Edimsel Denklemler

oyunlar mı oynanır hep böyle sığ köşelerde. biz oyunun hangi perdesinde susmuşuz ki suflör repliğimizi mi yanlış okuyor. ne yani biz mi yanlış yönlendiriliyoruz birileri tarafından. yoksa aslında kulaklarımız pas tutmuş da suflörün bir kabahati yok mu. ya da aslında suflör denilen zat-ı muhterem kendi iç sesimizden oluşan bir komplike olgu mudur. neden bir suflöre ihtiyaç duyarız. bizim kendimize ait fikirlerimiz yok mu. alt benliğimizle üst benliğimizin her celişkisinde neden bir günah keçisi kurban ediyoruz. yoksa bu oyunun kuralı bu mu. yaşananlar kadar yaşanmaya gayret edilip de kenara atılmış, ertelenmek zorunda bırakılmış, ya da "durumların kurbanı" olmuş pek çok sey de bize ait dışavurumlar değil mi. değilse de içevurum en nihayetinde. yapılsa da yapılmasa da bana dokunuyor işte ucu. e o zaman bırak herkes kuralını kendi belirlesin. kimin nasıl oynadığının ne önemi var ki. kendi edimsel denklemlerim, kendi parabollerim, kendi kuramsal hatalarım, kendi düzlemlerim ve doğrularım, kendi kurallarım var. çünkü bu benim oyunum....

1 Ağustos 2008 Cuma

Hey Siz!

şimdi uzaklarıma gömülmüş
yüzü silik silüetler korosu
şimdi zamanın bile hatırlamadığı
eşref saatlerinde buluşurduk
kaçınız dokunabildiniz ki düşlerime
ya da hanginizdi ruh elçisi
sarılınca büyür müydü dünyamız
yada öpseniz geçer miydi yalnızlık
hiç durup düşündünüz mü siz
kaç rutubetli odada seviştiğinizi
hiç daha derine süzülmeyi istediniz mi
bakarken ama göremezken ileriyi
belki bir bahar bahçesi yeşilliğinde
düşler toplamak istemez miydiniz
kaçınızın tarihi geçmiş acıları vardı
yada hanginizdiniz tövbeler bozan
hepinize dokunmuştu gözbebeklerim
hepinizi görmüştüm o karanlıkta
ve hepinizi anlamıştım oysa
kiminiz intihara meyilliydiniz
kiminiz çoktan teslim olmuştunuz
topyekün umarsız hayatlardınız
hiç söylemedim, soramazdınız
hiç ağlamadım, duyamazdınız
ucuz bir şarabın son yudumu gibi
acı bir tat bıraktınız dimağımda
hey siz
şimdi uzaklarıma bile uzak kalan
maskesi düşmüş gölgeler güruhu
hiç durup sordunuz mu kendinize
bunca yorgunluğun sebebini
hiç gördünüz mü benim sizde gördüklerimi
hiç duydunuz mu içinizdeki çığlıkları
hiç acıdınız mı birine yada kendinize...
benim size acıdığım gibi
kaçınız aynı sahneyi defalarca oynadı
kaçınız sonraki sufleyi beklemeden
dönüp yüzünü haykırabildi dünyaya
hanginiz başa çıkabildi orjinaliyle
ve hanginizdi asıl olabilen...
hey siz
şimdi uzaklarıma göç eden
artakalmış yaşamlar sürüsü
hey siz
gerçek miydiniz?
hey siz
siz kimdiniz?