isimler verdiğim değneklerim yok iki yanımda
ucuz bir sokak taşı arasına sıkışmış hepsi
sen de çirkinsin şimdi
suratının içindeki karartıya ay bile vurmuyor
bir miktar nefret buldum besliyorum bugünlerde
seversem kalbim acıyor
kaçtıkça kaçıyorum
yine her kafadan bir sen çıkıyor
yüzünü göğsüne devirdiğin halinle değil
parlayan gülümsemenle anımsıyorum seni
şikayetlerimi biriktiriyorum sana
gözümü alan ışığından haber yok
sağımda oturan anılarımı birileri eziyor
dolu diyemeyeceğim kadar meçhul orası
dikenli bir sakız gibi adın
söylersem ağzım acıyor
koştukça koşuyorum
yine her kafadan bir sen çıkıyor
gözüme yapışıp kaldığın anların hüzünlü ertesi
akşamın son vapurunu kaçırmaya benziyor
renkli yapboz zeminde aksini görebiliyorum
tavanı gösteren aynanın içinde gizleniyor saatler
sola dönen yolun ortasında bir gölge olsa
ya da sola konuşlanmış masada
zehirleniyor oksijenim
bakarsam nefesim acıyor
döndükçe dönüyorum
kendi etrafım dışındaki bu sonsuz çemberde
her kafadan bir sen çıkıyor
sonra ben çıkıyorum işin içinden
sen sağ, ben felaket.
.
.
.