13 Kasım 2010 Cumartesi

Seslerime Tünel Kazdım

ben sağı solu olmayan bir körüm şimdi
isimler verdiğim değneklerim yok iki yanımda
ucuz bir sokak taşı arasına sıkışmış hepsi
sen de çirkinsin şimdi
suratının içindeki karartıya ay bile vurmuyor
bir miktar nefret buldum besliyorum bugünlerde
seversem kalbim acıyor
kaçtıkça kaçıyorum
yine her kafadan bir sen çıkıyor
yüzünü göğsüne devirdiğin halinle değil
parlayan gülümsemenle anımsıyorum seni
şikayetlerimi biriktiriyorum sana
gözümü alan ışığından haber yok
sağımda oturan anılarımı birileri eziyor
dolu diyemeyeceğim kadar meçhul orası
dikenli bir sakız gibi adın
söylersem ağzım acıyor
koştukça koşuyorum
yine her kafadan bir sen çıkıyor
gözüme yapışıp kaldığın anların hüzünlü ertesi
akşamın son vapurunu kaçırmaya benziyor
renkli yapboz zeminde aksini görebiliyorum
tavanı gösteren aynanın içinde gizleniyor saatler
sola dönen yolun ortasında bir gölge olsa
ya da sola konuşlanmış masada
zehirleniyor oksijenim
bakarsam nefesim acıyor
döndükçe dönüyorum
kendi etrafım dışındaki bu sonsuz çemberde
her kafadan bir sen çıkıyor
sonra ben çıkıyorum işin içinden
sen sağ, ben felaket.
.
.

Umurlu Cinayet Rehberi

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulunudu
ıslak caddenin yankısında siren sesi
bir apartman girişinde sevişenler vardı
müzisyenin elinde koparılmış gitar teli

köprünün ışıklarından biri arızalı
beni yak

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulunudu
küfretti çıkmaz sokaktaki yaşlı şarapçı
fahişenin topuklarında kaldırım tozu
et konvoyu istilasında bir bar kapısı

otoparkın karanlığında biri kayboldu
beni bul

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulunudu
kadın üzgün
sözleri dilinden süpürülmüş bir toz bulutuydu
adam ölgün

şehrin kanalizasyonunda bir ceset bulundu
beni öl
beni uyu.
.
.

17 Ekim 2010 Pazar

Susulan Cümlelerin İntikamı

gözümün içinde bir nokta
nefesimde zil sesi
içim dalıyor
hani çoksundur bazı
bazı yok

birisi marşa basıyor
düşündükçe
eziliyor kaburgam
aklım beş karış havada
kalsa iyi

kapının ardındaki fısıltı
çığlıkla dövüşüyor
bu gece
tüm çöplükler dolu

bu suret benim değil
bu kafa hiç değil
belki uzaktaki bir çocuktur
geceyarısı ağlayan

oksijensiz bir balonun
biçimsizliğindeyim
uğulduyor sokak
        adım,
                    adım.
adın,
sürtünüyor beynime

söylemek geçip gidiyor
içimden
içinden yürüyorum
içimden konuşup

ve
o şey,
sen denilen;
gözümün içinde bir nokta
daldıkça büyüyen
pek konuşkan olmayışım bundan
.
.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Enkaz Kaldırma Timi

sürüyerek yürüttüm ayaklarımı üstüne doğru
delik deşik gövdende
adım izlerim
midene oturmuştum oysa ki ve kustuğun bendim
kançanağından halis mulis dikizin
üzerimde.
yerdeydim,
yerin ta dibinde.
sırtıma bastığında ıslaktım ağlamaktan
tabanların hep kaygan ve kaypaktı gel-gitlerden
ay tutuldu, dedi biri
tutulduk, evet.
doğruydu.
yanağımı dayadım belki camdandır diye
kalbine
bir otobüs penceresiyle oynaşan çocuk gibiydim
direkleri saydım zaman geçmezken
etine gömüldüm
iyi bir cerrah olsaydım kesebilirdim damarlarından birini
bulamadım
harici bir ünitede özenle bekletilen uzvun bendim
için mezar
dışın hayattı
dışarıda bekledim çünkü sigaram yakılmalıydı
üfledim
dumanımın dudağındaki yarıkları bulması için.
arka kapıdan kaçırılmayı bekleyen bir mahkumdun
kıvranıyordun
anahtar kırıldı dedi, biri
kırıldık, evet
doğruydu.
doğruldum.
boynumda asılı duran yarım gülüşünü iade ettim
sürüyerek yürüttüm ayaklarımı ileri doğru
delik deşik gövdemde
gölge izlerin.
.

3 Ekim 2010 Pazar

301

kapıyı çal ve gir içeri
içimden geç
kireci gölgesiz duvardan.
tüm bu adiliğin kamuflajıyken varlığın
bir rol seç
karanlığa alışmadan gözlerim
çeneni boynuma göm
öyle kal
kendini yorgan sanan çarşafın hatrına
biraz daha sev.
.

26 Eylül 2010 Pazar

Bu Vakitler Hırçın

susacak oluşum ve tüm bağırmalarım
sırtıma batıp gömüldü.
sobelendik, dedi. suratımda avuçlarım.
bu aşk kaç yüzlüydü?
.
.
.

Ölüsevici

yiyip bitiriyoruz aylak bir oburlukla
önümüze düşen yaşam kırıntılarını
üzerine bir de tatlı isteyince
bir bardak soğuk suya talim ediyoruz.
.
.
.

Patenti Alınamayan Teori

göğüs boşluğumdan
çıkmaz sanırdım can'ım

bir ki üç -bak

ayaklarım gittikçe
arkamdan uzandı kollarım

bir ki üç -tut

tükürdüğüm piçin yüzünü
binlerce kez gizli öptüm

bir ki üç -sev

böyle şey görülmedi, olacak
tüm zamanları o an yaktım
uygun adım ileri.

bir ki -hiç-
.
.
.

24 Eylül 2010 Cuma

Ucu Bucağı Yok Bu Teranenin

içkinin muhabbet mezesi olduğu bir gecede
                           - sağımda otur isterim birazcık
dirseğine dokunsun dirseğimin ucu
çarpışsın dizlerimiz ara sıra

masadaki çakmağa uzanan
parmak ucun sıyırsın elimi azıcık
                                  - pardon derken
özrüne kayıtsız kalmak isterim
boğazım kahkaha kusarken

ve ayaklarımızın kilometreler ezen tozları
birbirine karışsın isterim,
yer altımızda yok gibiyken
                                     
rüzgar estiğinde saçım dolansın boynuna
                                - benim yerime

kulağıma fısıldayarak biraz saçmala isterim
gülmem ya da ağlamam farketmez

bir de gözünü isterim
                                - sadece tek bir gözünü, evet
birini kırpsan bile alışkanlıkla
öteki sadece beni görsün isterim

                                 - hepsi bu
gözün gönlüme değdi mi
gerisini bilirsin işte
bir masa dolusu zevzeklik.

                                  - şerefe.

.
.
.

23 Eylül 2010 Perşembe

Fiili Gelecek Zaman

siyah bir çukurdan uzanan sesim ardılsız
yüzüm gölge buğusu
yanılgıyla düştü sandığım gardım saklanmış
birine bakıp çıkacağım

kör ben isem
ipi kim çekiyor

dudağımda aşk bulaşığı belli belirsiz bir telaş
tırmandığım her sırtta
piç bir yeni-lgi
dizlerimin altında terli çamur
saçlarımın arasına sıkışmış bir düşünce balonu
bağırmak istiyor
volta atıyorken kentin mahremiyeti kasıklarımda
kaşkol altı öpüşlere küfreden çenem titrek
birini alıp kaçacağım

yol yok ise
yürüdüğüm ne

yüzde yüz koton kaplı sahtelik
örtüyor yarıklarla çentik atılan etin yavanlığını
iyi ve kötü
kabuğu soyulmadan tüketilen bir hiç
kollarımın uzandığı mesafede tutarsız bir sıcak
vitamini kıçımıza kaçmış alışkanlıklar
kımıldatması zor kadim bir sandık gibi duruyor
yerlerde şehvet
öz-ümün ayaklarında

adımı unutacaksanız bir an
birini çalıp çıkacağım

bu delik
yaşanacak gibi değil.

.
.
.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Düşler ve Korkular / Şarap ve Aşk

Duvarlar bembeyaz.

Belki de kirlenen yaşamlarımıza bir lütuf bu. Günahın dokunamadığı tek bölge... Uykusuzluktan yorgun düşmüş gözlerimi kamaştırıyor kirecin rengi, başımı çeviriyorum. Sigara dumanından sararmış tüllerin ardındaki gri sokağa bakıyorum. Sakin… Günlerden ne? Bilmiyorum. Bir takvimimiz yok, aslında bir saatimiz de yok. Umursamıyorum. Hayatı saymayı bir süre önce bıraktım. Parmaklarımın arasında sönen izmariti küllükteki diğer bir düzine arkadaşının arasına tıkıştırıyorum. Banyodaki paslı borulardan gelen su sesi büyük bir homurtuyla kesiliyor. Yatağın içinde dönüyorum. Zaman, ağır çekimde gösterilen bir film gibi sürünerek ilerliyor. Sessizliğe tempo tutuyorum. Zihnim son ses açık.

...Bilinmeyen bir senenin bilinmeyen bir mevsiminde, sessizliğin bir cıvıltısı olduğunu söylüyor annem. Yatmadan önce bana kitap okumuyor ya da ninni söylemiyor. Ona kızmıyorum, çocukça kaprislerim yok. Sadece orada olması yeterli… Siyah saçlarımın arasında şefkatle gezdirdiği beyaz ellerini tutup öpüyorum. Bana sessizliğin sesini dinlemeyi öğretiyor


Gıcırtıyla açılıyor yatağın hemen yanındaki oda kapısı. Annemin elleri kayboluyor. Beline doladığı havlusuyla eşikte beliren esmer adam, ıslak ayaklarıyla yürüdüğü yerde izler bırakarak bana yaklaşıyor. Kaşlarının hemen üstündeki orta yaş çizgileri kıpırdıyor. Bir şey söyleyeceğini sanıyorum, ama o an konuşmuyor. Onun yerine yatağa doğru eğilip bir öpücük konduruyor burnumun ucuna, yanıma uzanıyor.

“Sigara kaldı mı?”
“Çekmecede.”

Çakmağı yakışını ve sigaradan derin bir nefes çekişini izliyorum. Dumanı üfledikten sonra gözlerini duvara dikiyor. Ne düşündüğünü biliyorum. O da en az benim kadar korkuyor. Dudağının kenarına sıkıştırdığı sigarasını içmiyor. Bu haliyle, eski dağ evimizin basamaklarında oturan babamı anımsatıyor bana.

...Kır bıyıklarının sakladığı dudağındaki sigarasıyla bana bir şeyler anlatıyor. Toprağı koru, onu sev, toprak berekettir, hayattır, sana hiçbir zaman ihanet etmez, diyor babam. Ama çok sonra yanıldığını anlıyorum. Toprak, annemi ve babamı alıyor. İhanete uğramış gibi hissediyorum. Yıllar boyu babamı özlüyorum… Ve annemi…
Toprağı sevmiyorum artık. Beyaz duvarlar daha güvenli. Şimdilik…

“Şarabımız bitmiş.” Sesinde varla yok arası bir umursamazlık duyuyorum, konuyu değiştirmeliyim;
“Akşam ne yiyeceğiz?” diyorum, yanıt gelmeyeceğini bilerek. Ama beni yanıltıyor.
“Ayarlarız bir şeyler.”
Sesi yıllar öncesinden geliyor sanki… Çitlerin arasından… Beyaza boyalı ahşap çitler…

...Artık bana bakabilecek birilerinin olmadığı sene yerleştirildiğim yurdun bahçesindeki kaçamak fısıltılarımızı hatırlıyorum. Gel benimle, diyor. Dudaklarını okuyorum, titremiyor. Yüzünün bir yerlerinde olması gereken kederi araştırıyorum. Ama yok. Ailesini hiç tanımamış olmanın verdiği bir donukluk sadece. Hiçbirimize benzemiyor. Sonradan görme bir öksüz ve yetim değil. O sevgisiz ve kadim bir piç. Bunu samimiyetle taşıyor omuzlarında, hiç gocunmuyor. Onu güçlü kılan bu. Düşüncelerimin arasından tekrar uzanıyor fısıltısı; “Geliyor musun?” Üzerimde beyaz şile bezinden bir bluz ve altımda yılların eskitemediği yırtık mavi kotum… “Başka giysim yok, üşüyorum.” Aslında bu bir bahane. Deli gibi kaçıp gitmek istiyorum onunla. Korkuyorum… Sesimdeki tereddüt dolu heyecanı anlıyor. “Ayarlarız bir şeyler” diyor. Elime uzanıp çekiyor beni, çitlere doğru koşuyoruz. Sadece üç dakika sonra özgürüz. Sıvaları dökülmüş yurt binasına son kez dönüp bakmıyorum bile. Kesik soluklarımın arasında tek düşünebildiğim onu sevebilmek. Eğer bir cennet varsa, oraya dek sevişebilmek…

O her zaman, ‘bir şeyler ayarlayan’ adam oluyor hayatımda. Her şeyi değiştireceğini söylüyor. İnanıyorum. Ne yaptığımızı bile düşünmüyorum. Çünkü düşünmemi istemiyor. Sadece sev diyor, beni sev. Öyle yapıyorum. Ve hep elele yürüyoruz, düşlerimiz yerle yeksan.

Yatmaktan sırtım ağrımaya başlıyor. Doğrulurken yatağın fırlayan yaylarından bir tanesi bel kemiğimi bilmem kaçıncı kez tehdit ediyor. Canım yanmıyor, daha kötülerine de alışığım. Tek bir hamleyle kalkıyorum. Halısız ahşap zemine dokunuyor çıplak ayaklarım. Bileğimin acısıyla tiz bir inilti çıkarıyorum. Dün gece kaçarken burkmuş olmalıyım. Yüzümü yıkamak için banyoya doğru seğirtirken ona çekingen bir bakış atıyorum. Gömleğini giymiş bile. Yeşil gözlerine bakıyorum. Hemen anlıyor. Pantolonunu iliklerken mırıldanıyor:

“Akşamki işlere sen gelme artık.”

Karşı çıkmıyorum. Hırsız polisçilik oynamak pek de hoşuma gitmiyor. Banyo kapısının önündeyken dönüp ‘Sen de gitme, böyle yaşamaya mecbur değiliz’ diye söylenmek isterken susmayı seçiyorum. Beni bırakıp gitmesini göze alamıyorum. Musluğu açarken eski borular yeniden homurdanıyor. Sırları dökülmüş aynaya sıçrıyor damlalar. Soğuk suyun yüzüme temas ettiği her an korkularım biraz daha büyüyor. Mideme bir balyoz gibi iniyor düşlerim. Tüm bu esrikliği kovalamak için içerideki adamı ve kollarında hissettiğim huzuru düşünmem yeterli. Ağzımı çalkalayıp tükürüyorum. Söyleyemediğim tüm kelimelerin zehri, lavabo borusundan şehrin kanalizasyonlarına akıyor. Derin bir nefes alıyorum. Rutubet kokusu genzimi dolduruyor.

Odaya döndüğümde yatağın kenarına doğru eğilip hemen ayakucumdaki siyah valizden herhangi bir elbiseyi çekip giyiyorum. Yatağın köşesine oturup botlarımı düğümlerken kalbimden yükselen yumru gırtlağımı zorluyor. Ağlamıyorum. Onun kadını olabilmek için en az onun kadar sağlam görünmeliyim. Ayağa kalkıp elbisemi çekiştiriyorum. Sırtım ona dönük. Kül tablasına bastığı sigara izmaritinin sesine onunki ekleniyor.

“Bugün banka soyalım, şarap alırız.”

Yanıt vermeden boyun eğiyorum.

Ceketini ve beni yanına alıp çıkıyor.

...