acı düştü gözümden
damıtılmış bir ruhun
en son kalan özünden
feri söndü sözümün
akınca saydamlığı
dilim dönmedi sese
tutulurken yanaklarım
sulu sepken bir neme
elimde yalnızlığım
sıktıkça yumruğumu
düğüm oldum vücutsuz
ki nefesim tutuklu
büyüdükçe adımlarım
küçüldü tabanlarımda
sakız kıvamında yol
düş balonu zihnim
havada hacmim dağınık
tümden gelip
tüme varamazken daha
gidilmez sokak
çıkmaz düşünce
uğultusunda siyahın
geceyi duyumsadığım
koyu gri bir hafiflikle
asılıyım asmosferde
tüm sözcükler serbest
tüm acılar özgür
27 Aralık 2008 Cumartesi
Kareler
tozlanmalı anılar
yırtıp eski bir fotoğrafı
yokken ve yok
olmuş(iken)
adıyla yalnız kalmalı
özleyip dudak kenarını
sayıklarken bir kareyi
bir başka karede bulmalı
yitirdiklerini
ve sonra topyekün
kaldırıp atarken tüm sesleri
daraltmalı göğüs kafesini
iki yakası bir arada
ol(a)mayan
sondan sonuncu vedayı
katmalı kamburuna
eğreti bir eli itip
avuç içine küfretmeli
fotoğrafın da bir kokusu
ol(ma)malı
ya da bir benin sahibi
kimliğini savurup denize
rüzgara çalmalı yüzünü
hiçbir nefesin izi
kalmamacasına inatla
tek bir anın değeriyle
sadece bir karede
sarhoşluğa bulanmış
yalnız bir çift el kalmalı
ve sonra tümüyle
silinmeli an(ı)lar
ve o an her şey
belki de hiç
ol(ma)malı
.
.
.
21 Aralık 2008 Pazar
Gece Yarısı Muhafızları *
İçinde bulunduğum andan itibaren, tam olarak ne yapmam gerektiğini ve ne yapabileceğimi kestirmeye çalışmaktan vazgeçiyorum. Sanki deneyeceğim her kaçış, faydasız ve sonuçsuz olmakla kalmayıp beni daha beter bir rezaletin eşiğine sürükleyecekmiş gibi geliyor. Çırpınmak anlamsız, küçük budala cüce çoktan boğulmaya başladı bile! Hiç bir geminin geçmeye tenezzül bile etmeyeceği bir okyanusta, azgın dalgaların pençesine düşmüş, çaresiz bir zavallıdan farkım yok. On beş yıllık yazarlık kariyerimin böyle köhne bir yerde sona ereceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Son olarak işime olan saygım gereği, son görevimi yapmaya ve burada yaşadığım dehşet verici olayları yazmaya karar verdim.
Bu kokuşmuş zindana geleli iki hafta bile olmadı fakat son on gündür yaşadıklarım beni fazlasıyla yıprattı. Deliliğin sınırlarındayım! Oysa ki buraya tek geliş amacım, yalnız kalıp; yeni romanım için biraz malzeme elde etmekti. Ha ha! Böyle lanet olası bir zindandan ne elde edilir ki? Eğer söz konusu öykü, bir mahkumu anlatıyorsa elbette ki böyle bir zindanda bir ay geçirmek çokça işe yarayabilir. Tamam, hiç bir zaman mükemmel bir yazar olamamış olabilirim ama bu ileride de olamayacağım anlamına gelmez. Mükemmel bir yazar, aynı zamanda çok iyi bir gözlemcidir denilmiyor mu hep? İşte romanım için çok iyi gözlemler yapabileceğim bir yer! Ne yer ama... Evet, biliyorum; bunun için ancak çılgın yada koca bir aptal olmak gerekiyor. Sanırım ben hepsiyim. Belki de burada geçirdiğim iki hafta sonrasında bu hale geldim, kim bilir?
Doğru, bunu kimse bilemez.
Burada dış dünya ve dünyalılar ile tüm bağlantım kesili. Kimseyle görüşmüyor ve konuşmuyorum. Bana her öğün bozulmuş yemekler -yemekler gerçekten berbat- getiren gardiyanımı bile... Yemek artıklarımı odanın bir köşesine yığdım, o lanet herifi elime geçirdiğimde hepsini o koca ağzına tıkmayı planlıyorum! Keşke benimle hiç bir şartta muhatap olmaması konusunda onu bu kadar sıkı tembihlemeseydim. Adamın görebildiğim tek organı elleri! O da hantal demir kapının altındaki küçük pencereden yemek tepsisini itelerken sadece... Kocaman kıllı ve bir insana yakışmayacak kadar tiksindirici elleri var! Son bir kaç gündür birileriyle konuşmaya ihtiyaç duymaya başladım. Herifin elleri umurumda bile değil. Bir dili, bir ağzı ve bunları kullanabilmek için de bir beyni varsa kafi... Neler saçmalıyorum!? Sanırım bu hastalıklı ve iğrenç zindan, etkisini sandığımdan daha erken gösteriyor. O yalnızlık ve karanlık korkusu denilen illet ile karşı karşıyayım.
- İşte bir tane daha! Bu ahmak gölgeler ne zaman yorulacaklar! Lanet şeyler! Defol! Defolun burdan!
Bugünden itibaren olanları yazmaya devam etsem iyi olacak. Belki buradan çıkınca -ki umarım o günleri görebilirim- ileride "Zindan Günlüğü" adıyla bir kitap basar ve istediğimden daha meşhur olabilirim. Aslında bu fikri unutsam iyi olur, çıldırmış bir yazarın deli saçmalarına kim inanır ki! Kesinlikle kendime saklamalıyım bunları, yoksa bir zindandan çıkıp, başka bir zindana girmek zorunda kalabilirim. Tarihte de böyle olağanüstü iddialarda bulunanan pek çok hisli yazarın hapse tıkıldığına şahit olmuşumdur. Sanırım bir yazar için, yazmak kadar içini rahatlatabilecek başka da bir uğraş yoktur.
- Aa hayır! Kodesi boylamak istemiyorum! Ama sırf şu budalaları yok etmek için bunu göze alabilirim!
Bu lanet gölgelerin gündüz oyunları daha masumane neyse ki... Yoksa bu on metrekarelik alanda korkudan ölebilirim. Bulunduğum rutubetli odada güveli bir yatak, üzerinde her an sönecekmiş gibi duran gaz lambasıyla beraber ahşap bir masa ve sandalye dışında hiç bir şey yok - şu hastalıklı gürültülerin geldiği paslı su borularını ve her gece tuhaf gölgelerin oynaştığı dışarıya bakan yedi sekiz santim genişliğindeki parmaklıkları saymazsak... Kanlı mizah dedikleri tam da bu olsa gerek!
Esasında tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum. Her türlü itirazına rağmen, aylarca süren ısrarlarıma dayanamayıp yaptığı küçük araştırmalar sonucu, şehre uzak ve kimsenin bilmediği bu terkedilmiş lanet yeri keşfeden eski asistanım dışında kimsenin de bilmediğine eminim. Zannediyorum şehir merkezine iki saat uzaklıkta, yaklaşık yarım asırdır kullanılmayan bir şatonun zindanındayım. Buraya gelirken gözlerimi bağlamasını istemiştim, çünkü olası bir sıkılma ve kaçma eğilimine karşın önlem almalıydım. Burada bir ay geçirmeyi kafayı koydum. Artık bu gece yarısı beliren gölgelere karşı direnişim, yazarlık ideallerimin üzerine geçti. Bu savaşı kazanıp, bu kahrolası zindandan alnımın akıyla çıkacağım. Evet içinde bulunduğum durumun başka bir izahı olamaz. Ben buna savaş diyorum. Çünkü bunu onlar istedi. Sabrımın sınırlarını ölçüyorlar sanki!
- Hey kesin şu lanet sesi! Size diyorum aptal gölge yığınları!
Son on gündür yaşadığım olayların en ürpertici olanlarından sonuncusunu önceki gece yaşadım. Saatin gecenin kaçı olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok, ama hava kararalı bir hayli olmuştu. Gaz lambasının loş ışığında kağıda bir şeyler karalıyordum. İnsan burada hiç olmadığı kadar sıkılabiliyor. Zaten sıkıntıdan tek yaptığım yazmak. Gerçi yapabileceğim alternatif şeyleri sorsanız size "hiçbir şey" diyebilirim rahatlıkla. Yazmaktan başka seçeneğim yok! Öyle gerginim ki neredeyse yazma yeteneğimi de kaybedeceğim diye endişeleniyorum, şimdilik hala ellerim tutuyor.
O gece masa başında biraz oyalandıktan sonra uykumun geldiğini farkettim. Zaman kavramım olmadığı için kesin yatağa giriş saatimi bilmiyorum, ama sanırım yattıktan yaklaşık bir kaç saat - belki de bir kaç dakika- kadar sonra borulardan gelen gürültülerin dehşet verici bir şekilde çoğalmasıyla uyandım. Bunlar, basit su boruları olmalarına rağmen, çıkardıkları uğultulu ve korkunç sesler sayesinde korkularımın rahmi haline gelmişlerdi. Sesler, borunun zemine gömülü olan giriş kısmından başlayıp giderek yükseliyor, tüm odayı dolaşıyormuşçasına her köşeyi hakimiyeti altına alıyor ve borunun bitimine dek sürüyordu. Borunun son bulduğu yer parmaklıların hemen dibinde olduğu için, bu iğrenç operadan sonra borudan süzülerek çıkan biçimsiz siluetleri gördüğümde ise daha da ürktüğümü inkar edemem. Boruların ne denli ince olduklarını bilmesem içlerinde barınan, sabırsız ve zalim zombi ordusu olabileceğini düşünebilirdim. Ayrıca o kaçak gölgelerin oynaşmalarına şahit olduktan sonra madde-bedenlerinin olmadığını iyice idrak ettim. Yaklaşık on gündür her gece bu korkunç operaya gönülsüz bir şekilde seyirci oluyorum. Bana bir zarar vermediler şimdiye kadar, ama ya bundan sonra?
Yerli halkın dediklerine göre bu terkedilmiş şatoda, Madam Medeleine adında bir ihtiyar yaşamış. Kadın Fransız asıllı bir dükün karısıymış, kocasını İkinci Dünya Savaşı'nda kaybettikten sonra üç çocuğuyla birlikte bu şatoya yerleşmiş. Fakat yerleştikten çok kısa bir süre sonra kocasının alacaklıları olduğu ileri sürülen kişiler tarafından vahşice katledilmişler. Görgü tanıkları, bir gece yarısı beş kişiden oluşan bir grup barbarın, eve zorla girip katliam çıkarttıklarını söylemişlerdi. Şatodan gelen gürültülerin o kadar kulak tırmalayıcı ve tarifsiz olduğu söyleniyordu ki yerlilerin insanlık dışı bir şeylerin varlığına inanmalarına sebep olmuştu. Sabaha karşı gelen askerler, şatonun her tarafını titizlikle aramalarına karşın üçü çocuk, biri kadın olmak üzere dört insan leşinden başka bir şey bulamamışlardı. Evde yaşayanların ne şekilde ve nasıl öldürüldükleri asla tespit edilememişti. Yılların geçmesiyle birlikte bu terkedilmiş şato, halkın korkulu rüyası haline gelmişti. Çevredekilerin inanışına göre, yarım asır önce evdekileri katleden beş adamın ölümsüz ruhları, her akşam gece yarısında ortaya çıkıyor ve şatonun muhafızlığını yapıyorlardı, yerli halktan ya da yabancılardan kimse şatoya yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Ve zaten benden önce de, yarım asırdır kimse böyle bir çılgınlığa kalkışmamış. Evet ben bir çılgınım! Bu gölgeler ve sesler beni çıldırtmaya yetti de arttı. Zindanın hastalıklı havasından bahsetmiyorum bile...
Önceki gece, o uğultulu gölgelerin parmaklıklardan kaçıştıklarını gördükten sonra "gittiler ve bir daha gelemeyecekler..." şeklinde bir düşünceyle biraz olsun rahatlayabilmiştim ki, dün gece şahit olduğum dehşet verici bir diğer olay tüm sanılarımı tam tersine çevirdi.
Vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı. Dolunay tüm geceyi yarıyordu sanki ve ayın ışıkları her zamankinden daha fazla aydınlatıyordu zindanı. Gaz lambasını -geldiğimden beri ilk kez- söndürerek yatağıma geçtim. Son bir haftadır yaşadığım garip olaylara bir açıklama getirmeye çalıştım. Benim yerimde bir başkası olsa çoktan sıyırmıştı herhalde. Diğerlerinden daha güçlü ve iradeli olduğum hep söylenirdi ama böyle bir sınamaya tabi tutulacağımı hiç düşünmezdim. Ama bunu ben kendim istedim. Tüm olanlar ve olacaklar için her sorumluluk bana aitti. Buraya girmeden önce buna dair bir belge imzalatmıştı bana asistanım. Ayrıca bu köhne şatonun, kokuşmuş zindanında bir dakika bile geçirmek pek de akıl karı değildi çevre sakinlerince. Yerli halkın tarif edemediği insanlık dışı sesleri düşünüyordum da, neden tüm bu tüyler ürpertici anlatımlara rağmen inanmamak için inatla direndim ki?!
O gece uyumak gibi bir niyetim yoktu, yastığa başımı koydum ve gözlerimi, parmaklıklardan sızan ay ışığının aydınlattığı tavana diktim. Düşünceler zinciriyle geçen zamanın bir an sonrasında, olağan dışı olarak gaz lambasının ışığının masaya vurmasıyla irkildim. Zayıf sarı ışık, üzerinde kalemimin bulunduğu, gelişi güzel bırakılmış not defterimin artık boş olmayan sayfalarını aydınlatıyordu yalnızca. Lambanın nasıl kendiliğinden yandığı ve ışığın neden sadece kağıdı aydınlattığı hakkındaki merakım; kalemimin kendiliğinden hareketlendiğini görmemle tamamiyle bir korkular zincirine dönüştü. Kalemin her bir harf darbesiyle tahta masadan gelen hırıltılar ve varla yok arası gölgelerin ürkütücü oynaşmaları da tarif sınırlarının dışındaydı. Dehşetle yerimden fırladım. Masaya doğru bir kaç adım atmamla, yazılanları okuyup, kendimi yatağa atmam bir oldu. Lanet olsun ki yazılar; bir zamanlar üzerinde uzun müddet araştırma yaptığım eski bir uygarlığın diline aitti ve lanet olsun ki o dili biliyordum. Onları hiç anlamamış olmayı tercih ederdim.
"Est indupedita quademe exuiel in culpa,
Quoque illam suis ipse suae mutamus fatalibus..."
Yorganı başıma çekmeme rağmen gürültüler dinmiyordu, o iğrenç sesler öylesine derin ve oda öylesine yoğundu ki çığlığı basmamak için yastığımı ağzıma dayamayı akıl edebildim sadece. Üstelik olağanüstü bir gücün yönlendirdiği kalemin yazdıklarını okuduktan sonra akıl sağlığımın eskisi gibi olmayacağından hiç şüphem yoktu.
Şimdiyse o hastalıklı gecenin ardından sabaha kavuşmanın minnetini duyuyorum. Hava aydınlanalı çok oldu ama iri elli gardiyanım hala kahvaltımı getirmedi, oysa ki parmaklıklardan sızan güneşe göre vakit öğleyi çoktan geçmiş olmalı. Dünden beri açım! Acaba şu pis kokuların yükseldiği yemeklerin artıklarını mı... hayır, hayır... Yoksa o ölümcül gölgelere gerek kalmadan, kokudan yada açlıktan da ölebilirim yakında. Berbatlar, midemin sırtıma yapışmasını yeğlerim. Şu kahrolası gardiyan! Buradan bir çıkayım, tüm bunların hesabını soracağım ona! Ama öncelikle buradan nasıl çıkacağımı düşünsem iyi olacak.
İki gündür gırtlağım patlayana kadar bağırıp çağırıyorum ama ne duyan var ne de gelen. Bu gidişle kendi mezarımı kazmak zorunda kalacağım. Aslında bu illet zindana gelmekle çoktan kazmış olmalıyım. Evet evet, kesinlikle gitmeliyim bu kahrolası yerden. Tamam, korkularımla savaşmayı göze alamıyorum daha fazla. Çünkü o gece okuduklarımı sadece ben biliyorum ve o uyuz gölgeler. Tiksinç alaycı kahkahaları eşliğinde benim için hazırladıkları katliamı öğrendikten sonra, bu kafir yığınının oyunlarına daha fazla tanık olmak istemiyorum.
O gölgeler benim sonum olacaklar, biliyorum! Onlar tüm korkularımın rahmi, deliliğimin tohumu, ay ışığının çocukları, onlar şatonun katillerinden başka bir şey değiller! Ve onlar; haftalardır beni yıldırmaya çalışıp, sonunda zehir zemberek korkulara sürükleyen, tarifi imkansız, insan yiyici, devasa yaratıklar... Onlar sonumu hazırlayan lanetli büyücüler! Gece yarısı muhafızları!... Artık direnemem. Yok oluşuma, yavaş yavaş tükenişime seyirci olacağım. Onlara karşı koyamam! Çıldırdığımı biliyorum, buradan asla çıkamayacak olduğumu biliyorum... Ve
"Ay ışığının parçalandığı bir gecede
Kabuslar eşliğinde, vahşice katledileceğimi" de...
-----
* Ölümsüzler I, Dilay Özge - Xasiork Öykü Antolojisi, İstanbul 2003, Sy: 86 - 91
Bu kokuşmuş zindana geleli iki hafta bile olmadı fakat son on gündür yaşadıklarım beni fazlasıyla yıprattı. Deliliğin sınırlarındayım! Oysa ki buraya tek geliş amacım, yalnız kalıp; yeni romanım için biraz malzeme elde etmekti. Ha ha! Böyle lanet olası bir zindandan ne elde edilir ki? Eğer söz konusu öykü, bir mahkumu anlatıyorsa elbette ki böyle bir zindanda bir ay geçirmek çokça işe yarayabilir. Tamam, hiç bir zaman mükemmel bir yazar olamamış olabilirim ama bu ileride de olamayacağım anlamına gelmez. Mükemmel bir yazar, aynı zamanda çok iyi bir gözlemcidir denilmiyor mu hep? İşte romanım için çok iyi gözlemler yapabileceğim bir yer! Ne yer ama... Evet, biliyorum; bunun için ancak çılgın yada koca bir aptal olmak gerekiyor. Sanırım ben hepsiyim. Belki de burada geçirdiğim iki hafta sonrasında bu hale geldim, kim bilir?
Doğru, bunu kimse bilemez.
Burada dış dünya ve dünyalılar ile tüm bağlantım kesili. Kimseyle görüşmüyor ve konuşmuyorum. Bana her öğün bozulmuş yemekler -yemekler gerçekten berbat- getiren gardiyanımı bile... Yemek artıklarımı odanın bir köşesine yığdım, o lanet herifi elime geçirdiğimde hepsini o koca ağzına tıkmayı planlıyorum! Keşke benimle hiç bir şartta muhatap olmaması konusunda onu bu kadar sıkı tembihlemeseydim. Adamın görebildiğim tek organı elleri! O da hantal demir kapının altındaki küçük pencereden yemek tepsisini itelerken sadece... Kocaman kıllı ve bir insana yakışmayacak kadar tiksindirici elleri var! Son bir kaç gündür birileriyle konuşmaya ihtiyaç duymaya başladım. Herifin elleri umurumda bile değil. Bir dili, bir ağzı ve bunları kullanabilmek için de bir beyni varsa kafi... Neler saçmalıyorum!? Sanırım bu hastalıklı ve iğrenç zindan, etkisini sandığımdan daha erken gösteriyor. O yalnızlık ve karanlık korkusu denilen illet ile karşı karşıyayım.
- İşte bir tane daha! Bu ahmak gölgeler ne zaman yorulacaklar! Lanet şeyler! Defol! Defolun burdan!
Bugünden itibaren olanları yazmaya devam etsem iyi olacak. Belki buradan çıkınca -ki umarım o günleri görebilirim- ileride "Zindan Günlüğü" adıyla bir kitap basar ve istediğimden daha meşhur olabilirim. Aslında bu fikri unutsam iyi olur, çıldırmış bir yazarın deli saçmalarına kim inanır ki! Kesinlikle kendime saklamalıyım bunları, yoksa bir zindandan çıkıp, başka bir zindana girmek zorunda kalabilirim. Tarihte de böyle olağanüstü iddialarda bulunanan pek çok hisli yazarın hapse tıkıldığına şahit olmuşumdur. Sanırım bir yazar için, yazmak kadar içini rahatlatabilecek başka da bir uğraş yoktur.
- Aa hayır! Kodesi boylamak istemiyorum! Ama sırf şu budalaları yok etmek için bunu göze alabilirim!
Bu lanet gölgelerin gündüz oyunları daha masumane neyse ki... Yoksa bu on metrekarelik alanda korkudan ölebilirim. Bulunduğum rutubetli odada güveli bir yatak, üzerinde her an sönecekmiş gibi duran gaz lambasıyla beraber ahşap bir masa ve sandalye dışında hiç bir şey yok - şu hastalıklı gürültülerin geldiği paslı su borularını ve her gece tuhaf gölgelerin oynaştığı dışarıya bakan yedi sekiz santim genişliğindeki parmaklıkları saymazsak... Kanlı mizah dedikleri tam da bu olsa gerek!
Esasında tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum. Her türlü itirazına rağmen, aylarca süren ısrarlarıma dayanamayıp yaptığı küçük araştırmalar sonucu, şehre uzak ve kimsenin bilmediği bu terkedilmiş lanet yeri keşfeden eski asistanım dışında kimsenin de bilmediğine eminim. Zannediyorum şehir merkezine iki saat uzaklıkta, yaklaşık yarım asırdır kullanılmayan bir şatonun zindanındayım. Buraya gelirken gözlerimi bağlamasını istemiştim, çünkü olası bir sıkılma ve kaçma eğilimine karşın önlem almalıydım. Burada bir ay geçirmeyi kafayı koydum. Artık bu gece yarısı beliren gölgelere karşı direnişim, yazarlık ideallerimin üzerine geçti. Bu savaşı kazanıp, bu kahrolası zindandan alnımın akıyla çıkacağım. Evet içinde bulunduğum durumun başka bir izahı olamaz. Ben buna savaş diyorum. Çünkü bunu onlar istedi. Sabrımın sınırlarını ölçüyorlar sanki!
- Hey kesin şu lanet sesi! Size diyorum aptal gölge yığınları!
Son on gündür yaşadığım olayların en ürpertici olanlarından sonuncusunu önceki gece yaşadım. Saatin gecenin kaçı olduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yok, ama hava kararalı bir hayli olmuştu. Gaz lambasının loş ışığında kağıda bir şeyler karalıyordum. İnsan burada hiç olmadığı kadar sıkılabiliyor. Zaten sıkıntıdan tek yaptığım yazmak. Gerçi yapabileceğim alternatif şeyleri sorsanız size "hiçbir şey" diyebilirim rahatlıkla. Yazmaktan başka seçeneğim yok! Öyle gerginim ki neredeyse yazma yeteneğimi de kaybedeceğim diye endişeleniyorum, şimdilik hala ellerim tutuyor.
O gece masa başında biraz oyalandıktan sonra uykumun geldiğini farkettim. Zaman kavramım olmadığı için kesin yatağa giriş saatimi bilmiyorum, ama sanırım yattıktan yaklaşık bir kaç saat - belki de bir kaç dakika- kadar sonra borulardan gelen gürültülerin dehşet verici bir şekilde çoğalmasıyla uyandım. Bunlar, basit su boruları olmalarına rağmen, çıkardıkları uğultulu ve korkunç sesler sayesinde korkularımın rahmi haline gelmişlerdi. Sesler, borunun zemine gömülü olan giriş kısmından başlayıp giderek yükseliyor, tüm odayı dolaşıyormuşçasına her köşeyi hakimiyeti altına alıyor ve borunun bitimine dek sürüyordu. Borunun son bulduğu yer parmaklıların hemen dibinde olduğu için, bu iğrenç operadan sonra borudan süzülerek çıkan biçimsiz siluetleri gördüğümde ise daha da ürktüğümü inkar edemem. Boruların ne denli ince olduklarını bilmesem içlerinde barınan, sabırsız ve zalim zombi ordusu olabileceğini düşünebilirdim. Ayrıca o kaçak gölgelerin oynaşmalarına şahit olduktan sonra madde-bedenlerinin olmadığını iyice idrak ettim. Yaklaşık on gündür her gece bu korkunç operaya gönülsüz bir şekilde seyirci oluyorum. Bana bir zarar vermediler şimdiye kadar, ama ya bundan sonra?
Yerli halkın dediklerine göre bu terkedilmiş şatoda, Madam Medeleine adında bir ihtiyar yaşamış. Kadın Fransız asıllı bir dükün karısıymış, kocasını İkinci Dünya Savaşı'nda kaybettikten sonra üç çocuğuyla birlikte bu şatoya yerleşmiş. Fakat yerleştikten çok kısa bir süre sonra kocasının alacaklıları olduğu ileri sürülen kişiler tarafından vahşice katledilmişler. Görgü tanıkları, bir gece yarısı beş kişiden oluşan bir grup barbarın, eve zorla girip katliam çıkarttıklarını söylemişlerdi. Şatodan gelen gürültülerin o kadar kulak tırmalayıcı ve tarifsiz olduğu söyleniyordu ki yerlilerin insanlık dışı bir şeylerin varlığına inanmalarına sebep olmuştu. Sabaha karşı gelen askerler, şatonun her tarafını titizlikle aramalarına karşın üçü çocuk, biri kadın olmak üzere dört insan leşinden başka bir şey bulamamışlardı. Evde yaşayanların ne şekilde ve nasıl öldürüldükleri asla tespit edilememişti. Yılların geçmesiyle birlikte bu terkedilmiş şato, halkın korkulu rüyası haline gelmişti. Çevredekilerin inanışına göre, yarım asır önce evdekileri katleden beş adamın ölümsüz ruhları, her akşam gece yarısında ortaya çıkıyor ve şatonun muhafızlığını yapıyorlardı, yerli halktan ya da yabancılardan kimse şatoya yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Ve zaten benden önce de, yarım asırdır kimse böyle bir çılgınlığa kalkışmamış. Evet ben bir çılgınım! Bu gölgeler ve sesler beni çıldırtmaya yetti de arttı. Zindanın hastalıklı havasından bahsetmiyorum bile...
Önceki gece, o uğultulu gölgelerin parmaklıklardan kaçıştıklarını gördükten sonra "gittiler ve bir daha gelemeyecekler..." şeklinde bir düşünceyle biraz olsun rahatlayabilmiştim ki, dün gece şahit olduğum dehşet verici bir diğer olay tüm sanılarımı tam tersine çevirdi.
Vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı. Dolunay tüm geceyi yarıyordu sanki ve ayın ışıkları her zamankinden daha fazla aydınlatıyordu zindanı. Gaz lambasını -geldiğimden beri ilk kez- söndürerek yatağıma geçtim. Son bir haftadır yaşadığım garip olaylara bir açıklama getirmeye çalıştım. Benim yerimde bir başkası olsa çoktan sıyırmıştı herhalde. Diğerlerinden daha güçlü ve iradeli olduğum hep söylenirdi ama böyle bir sınamaya tabi tutulacağımı hiç düşünmezdim. Ama bunu ben kendim istedim. Tüm olanlar ve olacaklar için her sorumluluk bana aitti. Buraya girmeden önce buna dair bir belge imzalatmıştı bana asistanım. Ayrıca bu köhne şatonun, kokuşmuş zindanında bir dakika bile geçirmek pek de akıl karı değildi çevre sakinlerince. Yerli halkın tarif edemediği insanlık dışı sesleri düşünüyordum da, neden tüm bu tüyler ürpertici anlatımlara rağmen inanmamak için inatla direndim ki?!
O gece uyumak gibi bir niyetim yoktu, yastığa başımı koydum ve gözlerimi, parmaklıklardan sızan ay ışığının aydınlattığı tavana diktim. Düşünceler zinciriyle geçen zamanın bir an sonrasında, olağan dışı olarak gaz lambasının ışığının masaya vurmasıyla irkildim. Zayıf sarı ışık, üzerinde kalemimin bulunduğu, gelişi güzel bırakılmış not defterimin artık boş olmayan sayfalarını aydınlatıyordu yalnızca. Lambanın nasıl kendiliğinden yandığı ve ışığın neden sadece kağıdı aydınlattığı hakkındaki merakım; kalemimin kendiliğinden hareketlendiğini görmemle tamamiyle bir korkular zincirine dönüştü. Kalemin her bir harf darbesiyle tahta masadan gelen hırıltılar ve varla yok arası gölgelerin ürkütücü oynaşmaları da tarif sınırlarının dışındaydı. Dehşetle yerimden fırladım. Masaya doğru bir kaç adım atmamla, yazılanları okuyup, kendimi yatağa atmam bir oldu. Lanet olsun ki yazılar; bir zamanlar üzerinde uzun müddet araştırma yaptığım eski bir uygarlığın diline aitti ve lanet olsun ki o dili biliyordum. Onları hiç anlamamış olmayı tercih ederdim.
"Est indupedita quademe exuiel in culpa,
Quoque illam suis ipse suae mutamus fatalibus..."
Yorganı başıma çekmeme rağmen gürültüler dinmiyordu, o iğrenç sesler öylesine derin ve oda öylesine yoğundu ki çığlığı basmamak için yastığımı ağzıma dayamayı akıl edebildim sadece. Üstelik olağanüstü bir gücün yönlendirdiği kalemin yazdıklarını okuduktan sonra akıl sağlığımın eskisi gibi olmayacağından hiç şüphem yoktu.
Şimdiyse o hastalıklı gecenin ardından sabaha kavuşmanın minnetini duyuyorum. Hava aydınlanalı çok oldu ama iri elli gardiyanım hala kahvaltımı getirmedi, oysa ki parmaklıklardan sızan güneşe göre vakit öğleyi çoktan geçmiş olmalı. Dünden beri açım! Acaba şu pis kokuların yükseldiği yemeklerin artıklarını mı... hayır, hayır... Yoksa o ölümcül gölgelere gerek kalmadan, kokudan yada açlıktan da ölebilirim yakında. Berbatlar, midemin sırtıma yapışmasını yeğlerim. Şu kahrolası gardiyan! Buradan bir çıkayım, tüm bunların hesabını soracağım ona! Ama öncelikle buradan nasıl çıkacağımı düşünsem iyi olacak.
İki gündür gırtlağım patlayana kadar bağırıp çağırıyorum ama ne duyan var ne de gelen. Bu gidişle kendi mezarımı kazmak zorunda kalacağım. Aslında bu illet zindana gelmekle çoktan kazmış olmalıyım. Evet evet, kesinlikle gitmeliyim bu kahrolası yerden. Tamam, korkularımla savaşmayı göze alamıyorum daha fazla. Çünkü o gece okuduklarımı sadece ben biliyorum ve o uyuz gölgeler. Tiksinç alaycı kahkahaları eşliğinde benim için hazırladıkları katliamı öğrendikten sonra, bu kafir yığınının oyunlarına daha fazla tanık olmak istemiyorum.
O gölgeler benim sonum olacaklar, biliyorum! Onlar tüm korkularımın rahmi, deliliğimin tohumu, ay ışığının çocukları, onlar şatonun katillerinden başka bir şey değiller! Ve onlar; haftalardır beni yıldırmaya çalışıp, sonunda zehir zemberek korkulara sürükleyen, tarifi imkansız, insan yiyici, devasa yaratıklar... Onlar sonumu hazırlayan lanetli büyücüler! Gece yarısı muhafızları!... Artık direnemem. Yok oluşuma, yavaş yavaş tükenişime seyirci olacağım. Onlara karşı koyamam! Çıldırdığımı biliyorum, buradan asla çıkamayacak olduğumu biliyorum... Ve
"Ay ışığının parçalandığı bir gecede
Kabuslar eşliğinde, vahşice katledileceğimi" de...
-----
* Ölümsüzler I, Dilay Özge - Xasiork Öykü Antolojisi, İstanbul 2003, Sy: 86 - 91
20 Aralık 2008 Cumartesi
Bir Kabustan Fazlası : SAVAŞ
22.Ocak.2003, Sa:03.20
Ben savaşı yaşadım...Kainatın en güçlü, kuvvetli ordusuyla, gök yarılana, dünya yerle bir olana, kan gövdeyi götürene dek, gerçek bir zamanda, gerçek bir mekanda savaşmadım elbette. Savaşı terkettiğimde ne canım yanıyordu, ne de vücudumda bir çizik ya da yara vardı. Şahit olduğum gerçek bir savaş değildi belki ama yaşadığım korku ve heyecana, savaş meydanlarında dahi rastlanamazdı. Bir rüyaydı bu savaş her şeyden önce. Bir kabus... Beni, bunun bir kabustan fazlası olduğuna inandıran ise sadece ve sadece göz yaşlarımdı. Kanlı göz yaşlarım... Asla unutmamak üzere tekrar tekrar hatırladığım bu kabusun ilk ve son meyvesi...
* * *
Evime gitmek üzere kullandığım yolun başladığı yer, şimdi her zamankinden daha köhne ve harap görünüyordu. Ama bu yokuş her zamanki gibi gözümde büyümüştü yine. Yukarı doğru tırmanmaya başladığımda attığım her adımda olaylar ve çevremdekiler gitgide tanımlanamaz bir hal alıyordu. Tüm renklerin buluştuğu, küçükken gizli gizli çiçekler kopardığımız küçük bahçe şimdi sadece iğrenç minik kurtlara, hayvan leşlerine ve sinir bozucu sesler çıkararak uçuşan sineklere ev sahipliği yapıyordu.
Biraz daha ilerleyip, sokağın iki katlı şirin pembe evinin yerinde bir enkaz yığınına rastladığımda ciddi anlamda endişelenmem gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Evimin bulunduğu tepeye varmama az kalmıştı ve beni nelerin beklediğini hayal bile etmek istemiyordum. Başımı kaldırdım, yokuşun en yüksek noktasına doğru bakındım. Orada, tepede, evimin bulunduğu yerde, bir şeyler sürekli hareket halindeydi. Kuşlar olamazdı bu havada uçuşanlar, ya da sinekler...
Sert bir kurşun sesiyle yolun ikiye bölündüğü yere doğru döndüm. Bu havada uçuşanlar, ne kuş, ne sinek, ne de kurşunlardı. Küçük kare şeklindeki otomatik bir tankın, yerden elli santimetre yüksekte bulunan ağzından fırlayan ve ölüm saçan savaş toplarıydı bunlar. Her yerdeydiler. Her sokak başında, her binanın önünde... Manzara son derece ürkütücüydü.
Biraz daha ilerleyince insan hayatını hiçe sayan askerlerin donuk yüzlerini seçmeye başladım. Pistiler, acımasız ve kin doluydular. Ve bu kinlerini, nefretlerini kusmak için benim yuvamı seçmişlerdi. Benim yaşadığım yeri, kendimi güvende hissettiğim tek yeri... Belki de vurdukları ilk yer değildi burası ama son da olmayacaktı, biliyordum. Her attığım adımda daha büyük acılara şahit oluyordum. İnsanlar çaresizdi, kaçışıyorlardı. Onlarınki hayatta kalma çabası değildi, olamazdı. Herkes biliyordu. Herkes öleceğini biliyordu. Kan kokusu sinmişti bile lanetlenmiş sokağın lanetlenmiş insanlarının, birazdan toprağa karışacak olan lanetlenmiş bedenlerine...
Yukarı doğru çıktıkça dost bildiğim yüzler canice bakıyordu, hepsi bu karanlık savaştan nasiplerini alacaklardı, biliyorduk. Birden kendimi evimin önünde buldum. Yani eskiden evimin bulunduğu yerdeki harabenin önünde. O koca binadan geriye sadece bir duvar ve bir kapı kalmıştı. Korkuyla enkaza doğru bir adım attım. Yokuştan aşağıya doğru bakındım, kamuflaj giysilerinin içindeki kirlenmiş ve yorulmuş bedenlerini ve miğferlerinin altında gölgelenmiş, buruşuk yüzlerini gördüm askerlerin bir kez daha. Midem bulandı adeta. Bir adım daha attım, ümitsizce iteledim kapıyı. Birden kapıyla duvar büyük bir gürültüyle yıkıldı. Duvarın ardında sarp bir yamaç uzanıyordu. Alabildiğine yeşil, mor, kırmızı ovalar vardı. Ve berrak bir gökyüzü başlıyordu yamaçtan sonra. “ İşte savaşın bittiği yer. ” dedim kendi kendime. Duyularım beni yanıltıyor muydu acaba? Derken bir ihanetin eşiğinde gibi hissettim kendimi. Bu karanlıklardan, bu savaştan kaçmak istedikçe bir güç engel oluyordu bana. Kardeşimin yüzü belirdi hayalimde; ağlıyordu... O küçük bir çocuktu ve ağlıyordu...
Askerlerin bulunduğu yere döndüm tekrar. Büyükannemin, karşı binanın giriş katında bulunan evini yağmalıyorlardı. Sokak boyunca asfaltlar kırılmış, kaldırımlar tuzla buz olmuştu. Ellerine gelen taşı toprağı içeriye dolduruyorlardı. Büyükbabamın küfürleri, büyükannemin yakarışları hala kulaklarımda çınlıyor. Canlı bir ölüme, koca bir şehrin yok oluşuna şahitlik yapan bu ölüm komandoları, kim bilir daha ne kadar yaşayacak ve daha kaç canın Azrail’i olacaklardı. Ölüm de sırayla... Benim de sıram gelecekti. Şimdi sıra büyükannem ve büyükbabamdaydı... Onlar ağlıyorlardı, ben ağlıyordum...
Yıkıntının çaprazındaki binaya yöneldim. Askerler henüz buraya dokunmamışlardı. Apartmanın girişindeki her zaman kapalı olan otomatik kapı, bu kez ardına kadar açıktı. Eskiden oturduğumuz daireye çıkmaya karar verdim. Bir haykırış yankılanıyordu kulaklarımda. O sese doğru gitme arzusu içindeydim sadece. Üçüncü kata geldiğimde dört sene önce ölen yaşlı teyze kapıda karşıladı beni. “İçeri gel,” diyordu bana eliyle odayı işaret ederek, “gel ve gerçeği gör.” Kadının yüzü ucubeden farksızdı, gözleri oyulmuşçasına anlamsız ve bomboş bakıyordu. Titrek parmağın gösterdiği yöne doğru hareket ettim. Sese daha da yaklaştığımı hissediyordum.
Derken kardeşim çıkıverdi karşıma, ağlamaklı gözlerle bakıyordu. Gözlerindeki nefret dolu bakışlar delip geçmişti beynimi, düşüncelerimi, tüm bunlara sebep sensin der gibiydi. Bana düşman gibi duruyordu herkes, kardeşim bile. Şu anda nerede olduklarını, hatta hayatta olup olmadıklarını bile bilmediğim ailemden bana son kalan varlık oydu. Onu bulmuştum ve şimdi karşımda durmuş bıçaktan bile keskin sözlerle parçalıyordu yüreğimi. Dudakları kıpırdamıyordu ama yeşil gözlerindeki öfkeyi okuyabiliyordum. Kardeşimi hiç bu kadar çok sevdiğimi hatırlamıyorum. O anda onu bağrıma basmak, kucaklamak, sarılıp ağlamak istesem de yapamıyordum. Bir güç vardı beni engelleyen, geri geri götüren... Yanına doğru yaklaştım, elimi uzattığım anda haykırmaya, gırtlağı patlayana dek çığlık atmaya başladı. Ak yüzü buruşuyor, çirkin bir yaratığa dönüşüyordu iğrenç sesler çıkararak. Etraf bulanıklaşıyordu, sanki bir oyundu her şey...
Birden kendimi tekrar o yıkık duvarın ve kapının önünde buldum. Bu kez de elimi kilide doğru uzattığımda kapı ardına dek açılmıştı kulak tırmalayan bir gıcırtıyla. İçeriye doğru girdim, yıkıntılardan sızan kirli gün ışığıyla yarı aydınlanan bir odaydı burası. Bir adım attıktan sonra, tozlu bir masa buldum üzerinde sanki yazmam için beni bekleyen bir kağıt ve kalemle. Enkazın biriktirdiği taşların üzerine oturdum ve kalemi elime aldım. Oyunu kurallarına göre oynayacaktım. O anda büyük bir sarsıntıyla duvarlar üzerime doğru yıkılmaya başladı. Dışarıdan askerlerin bağırışlarını duyuyordum bir yandan da. Sıram gelmişti, anlamıştım...
Buna rağmen kağıdın üzerine kapaklanıp kalemi kavradım. Nedense bunu yapmak zorunda olduğumu hissediyordum. Biri yada bir şey benden yazmamı istiyordu. Ne yazacaktım? Birden kardeşime bir not yazmam gerektiğini düşündüm. O henüz hayattaydı. Ailemden bana kalan en değerli varlıktı. Ablasını kötü ve hain olarak bilmemeliydi. Ne yapmıştım ki ben bu mahşer gününde herkes bana düşman kesilmişti. Her şeyden habersizdim, çaresiz olduğum kadar, diğer insanlar kadar. Annem ve babam kadar. Ve kardeşim kadar. O daha küçüktü, o bir çocuktu ve ağlıyordu. O satırları yazarken ben de ağlıyordum, güçlükle son kelimeleri yazarken deli gibi titremeye başlamıştım.
" ...Ölümümüz asaletimiz olacak...
Seni hep seveceğim,
Ablan. "
Hıçkırığım boğazımda birikmiş, düğüm olmuştu adeta. Bağırsam, bağıramıyordum. Ağzım kapalı, dişlerim birbirine geçmiş ve gözlerim olabildiğince kısıktı. Tüm bedenim kasılmıştı. Şimdi sadece iniltilerimi duyabiliyordum. Titriyordum... Yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu. Kağıdın üzerine damlayan kanlı yaşlar...
* * *
22.Ocak.2003, Sa:03.50Gözlerimi umarsızca yumarak, ruhumu emanet ettiğim uyku perisi bana o gece ihanet etmişti. Uyanmaya çalışırken, daha gözlerimi açmadan deli gibi titrediğimi hissediyordum. Elimdeki kalemi hala tutuyormuşçasına sıkıyordum avuçlarımı. O karanlıklardan, ölümden kaçmaya çalışırken biri ya da bir şey bana engel olmak istiyordu hep. Kendimi sıkıyordum, teslim olmak gibi bir niyetim yoktu. Kaçtıkça daha da sıkıyordu bu tarifsiz güç boğazımı. Yüreğim buruluyordu sanki zalim bir pençeyle. Uyanmama az kalmıştı, bunun bilincindeydim ama çıkardığım seslerin farkında olmaksızın çırpınıyordum korkunun yatağında.
Geceye yeniden kavuştuğumda, önce hıçkırıklara boğuldum. Yattığım yerden hızla doğruldum. Etrafıma bakındım, karanlıktı... Ve ben nefes nefeseydim. İçeriyi keskin bir kan kokusu doldurmuştu sanki, ya da bana öyle geldi. Kabusumu hatırladım ve yeniden ağlamaya başladım. Odam bomboştu, beni avutacak, sakinleştirecek kimse yoktu, kendime gelmeliydim. Biraz daha doğruldum terden nemlenmiş yatağımın içinde. Çenemin ağrıdığını hissettim bu kez. Dişlerim hala birbirine çivilenmiş gibiydi.
Kendimi serbest bırakıp, derin bir nefes aldıktan sonra gece lambasını açtım. Elimin tersiyle yanaklarımı kuruladım. Ve tam o anda çıldırmış olabileceğimi düşündüm. Yanaklarımda kurumaya başlayan, gözyaşımdan daha yoğun bir sıvıydı. Ve dudağımın kenarını yaladığımda aldığım tat da başkaydı. Sıcak kan...
Loş ışıkta, gece lambasının yanındaki aynaya kör yordamıyla ulaşmayı başardım. Sarı ışığın gölgesinde, aynada gördüğüm kanlı göz yaşlarım beni ikna etmişti;
Oradaydım... Gerçekti... Ve ben savaşı yaşamıştım...
1 Aralık 2008 Pazartesi
Gidersem
gidersek eğer,
gidebilirsek ya da
ruhum kopar
kıyammetten önce
herkes susunca
sen başlarsın
tekilliğine dayanamaz
koştuğumuz sokak
tenha olur uzaklarım
sen dahi bulamazsın
bir izdüşümü mesafesinde
uzar gözyaşlarım
seni ararken kör olur
duvardaki yüzüm
gidersem;
sen yürürsün içimde
kaldırımlar yürür,
gidersen;
bu kent ölür...
gidebilirsek ya da
ruhum kopar
kıyammetten önce
herkes susunca
sen başlarsın
tekilliğine dayanamaz
koştuğumuz sokak
tenha olur uzaklarım
sen dahi bulamazsın
bir izdüşümü mesafesinde
uzar gözyaşlarım
seni ararken kör olur
duvardaki yüzüm
gidersem;
sen yürürsün içimde
kaldırımlar yürür,
gidersen;
bu kent ölür...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)