22.Ocak.2003, Sa:03.20
Ben savaşı yaşadım...Kainatın en güçlü, kuvvetli ordusuyla, gök yarılana, dünya yerle bir olana, kan gövdeyi götürene dek, gerçek bir zamanda, gerçek bir mekanda savaşmadım elbette. Savaşı terkettiğimde ne canım yanıyordu, ne de vücudumda bir çizik ya da yara vardı. Şahit olduğum gerçek bir savaş değildi belki ama yaşadığım korku ve heyecana, savaş meydanlarında dahi rastlanamazdı. Bir rüyaydı bu savaş her şeyden önce. Bir kabus... Beni, bunun bir kabustan fazlası olduğuna inandıran ise sadece ve sadece göz yaşlarımdı. Kanlı göz yaşlarım... Asla unutmamak üzere tekrar tekrar hatırladığım bu kabusun ilk ve son meyvesi...
* * *
Evime gitmek üzere kullandığım yolun başladığı yer, şimdi her zamankinden daha köhne ve harap görünüyordu. Ama bu yokuş her zamanki gibi gözümde büyümüştü yine. Yukarı doğru tırmanmaya başladığımda attığım her adımda olaylar ve çevremdekiler gitgide tanımlanamaz bir hal alıyordu. Tüm renklerin buluştuğu, küçükken gizli gizli çiçekler kopardığımız küçük bahçe şimdi sadece iğrenç minik kurtlara, hayvan leşlerine ve sinir bozucu sesler çıkararak uçuşan sineklere ev sahipliği yapıyordu.
Biraz daha ilerleyip, sokağın iki katlı şirin pembe evinin yerinde bir enkaz yığınına rastladığımda ciddi anlamda endişelenmem gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Evimin bulunduğu tepeye varmama az kalmıştı ve beni nelerin beklediğini hayal bile etmek istemiyordum. Başımı kaldırdım, yokuşun en yüksek noktasına doğru bakındım. Orada, tepede, evimin bulunduğu yerde, bir şeyler sürekli hareket halindeydi. Kuşlar olamazdı bu havada uçuşanlar, ya da sinekler...
Sert bir kurşun sesiyle yolun ikiye bölündüğü yere doğru döndüm. Bu havada uçuşanlar, ne kuş, ne sinek, ne de kurşunlardı. Küçük kare şeklindeki otomatik bir tankın, yerden elli santimetre yüksekte bulunan ağzından fırlayan ve ölüm saçan savaş toplarıydı bunlar. Her yerdeydiler. Her sokak başında, her binanın önünde... Manzara son derece ürkütücüydü.
Biraz daha ilerleyince insan hayatını hiçe sayan askerlerin donuk yüzlerini seçmeye başladım. Pistiler, acımasız ve kin doluydular. Ve bu kinlerini, nefretlerini kusmak için benim yuvamı seçmişlerdi. Benim yaşadığım yeri, kendimi güvende hissettiğim tek yeri... Belki de vurdukları ilk yer değildi burası ama son da olmayacaktı, biliyordum. Her attığım adımda daha büyük acılara şahit oluyordum. İnsanlar çaresizdi, kaçışıyorlardı. Onlarınki hayatta kalma çabası değildi, olamazdı. Herkes biliyordu. Herkes öleceğini biliyordu. Kan kokusu sinmişti bile lanetlenmiş sokağın lanetlenmiş insanlarının, birazdan toprağa karışacak olan lanetlenmiş bedenlerine...
Yukarı doğru çıktıkça dost bildiğim yüzler canice bakıyordu, hepsi bu karanlık savaştan nasiplerini alacaklardı, biliyorduk. Birden kendimi evimin önünde buldum. Yani eskiden evimin bulunduğu yerdeki harabenin önünde. O koca binadan geriye sadece bir duvar ve bir kapı kalmıştı. Korkuyla enkaza doğru bir adım attım. Yokuştan aşağıya doğru bakındım, kamuflaj giysilerinin içindeki kirlenmiş ve yorulmuş bedenlerini ve miğferlerinin altında gölgelenmiş, buruşuk yüzlerini gördüm askerlerin bir kez daha. Midem bulandı adeta. Bir adım daha attım, ümitsizce iteledim kapıyı. Birden kapıyla duvar büyük bir gürültüyle yıkıldı. Duvarın ardında sarp bir yamaç uzanıyordu. Alabildiğine yeşil, mor, kırmızı ovalar vardı. Ve berrak bir gökyüzü başlıyordu yamaçtan sonra. “ İşte savaşın bittiği yer. ” dedim kendi kendime. Duyularım beni yanıltıyor muydu acaba? Derken bir ihanetin eşiğinde gibi hissettim kendimi. Bu karanlıklardan, bu savaştan kaçmak istedikçe bir güç engel oluyordu bana. Kardeşimin yüzü belirdi hayalimde; ağlıyordu... O küçük bir çocuktu ve ağlıyordu...
Askerlerin bulunduğu yere döndüm tekrar. Büyükannemin, karşı binanın giriş katında bulunan evini yağmalıyorlardı. Sokak boyunca asfaltlar kırılmış, kaldırımlar tuzla buz olmuştu. Ellerine gelen taşı toprağı içeriye dolduruyorlardı. Büyükbabamın küfürleri, büyükannemin yakarışları hala kulaklarımda çınlıyor. Canlı bir ölüme, koca bir şehrin yok oluşuna şahitlik yapan bu ölüm komandoları, kim bilir daha ne kadar yaşayacak ve daha kaç canın Azrail’i olacaklardı. Ölüm de sırayla... Benim de sıram gelecekti. Şimdi sıra büyükannem ve büyükbabamdaydı... Onlar ağlıyorlardı, ben ağlıyordum...
Yıkıntının çaprazındaki binaya yöneldim. Askerler henüz buraya dokunmamışlardı. Apartmanın girişindeki her zaman kapalı olan otomatik kapı, bu kez ardına kadar açıktı. Eskiden oturduğumuz daireye çıkmaya karar verdim. Bir haykırış yankılanıyordu kulaklarımda. O sese doğru gitme arzusu içindeydim sadece. Üçüncü kata geldiğimde dört sene önce ölen yaşlı teyze kapıda karşıladı beni. “İçeri gel,” diyordu bana eliyle odayı işaret ederek, “gel ve gerçeği gör.” Kadının yüzü ucubeden farksızdı, gözleri oyulmuşçasına anlamsız ve bomboş bakıyordu. Titrek parmağın gösterdiği yöne doğru hareket ettim. Sese daha da yaklaştığımı hissediyordum.
Derken kardeşim çıkıverdi karşıma, ağlamaklı gözlerle bakıyordu. Gözlerindeki nefret dolu bakışlar delip geçmişti beynimi, düşüncelerimi, tüm bunlara sebep sensin der gibiydi. Bana düşman gibi duruyordu herkes, kardeşim bile. Şu anda nerede olduklarını, hatta hayatta olup olmadıklarını bile bilmediğim ailemden bana son kalan varlık oydu. Onu bulmuştum ve şimdi karşımda durmuş bıçaktan bile keskin sözlerle parçalıyordu yüreğimi. Dudakları kıpırdamıyordu ama yeşil gözlerindeki öfkeyi okuyabiliyordum. Kardeşimi hiç bu kadar çok sevdiğimi hatırlamıyorum. O anda onu bağrıma basmak, kucaklamak, sarılıp ağlamak istesem de yapamıyordum. Bir güç vardı beni engelleyen, geri geri götüren... Yanına doğru yaklaştım, elimi uzattığım anda haykırmaya, gırtlağı patlayana dek çığlık atmaya başladı. Ak yüzü buruşuyor, çirkin bir yaratığa dönüşüyordu iğrenç sesler çıkararak. Etraf bulanıklaşıyordu, sanki bir oyundu her şey...
Birden kendimi tekrar o yıkık duvarın ve kapının önünde buldum. Bu kez de elimi kilide doğru uzattığımda kapı ardına dek açılmıştı kulak tırmalayan bir gıcırtıyla. İçeriye doğru girdim, yıkıntılardan sızan kirli gün ışığıyla yarı aydınlanan bir odaydı burası. Bir adım attıktan sonra, tozlu bir masa buldum üzerinde sanki yazmam için beni bekleyen bir kağıt ve kalemle. Enkazın biriktirdiği taşların üzerine oturdum ve kalemi elime aldım. Oyunu kurallarına göre oynayacaktım. O anda büyük bir sarsıntıyla duvarlar üzerime doğru yıkılmaya başladı. Dışarıdan askerlerin bağırışlarını duyuyordum bir yandan da. Sıram gelmişti, anlamıştım...
Buna rağmen kağıdın üzerine kapaklanıp kalemi kavradım. Nedense bunu yapmak zorunda olduğumu hissediyordum. Biri yada bir şey benden yazmamı istiyordu. Ne yazacaktım? Birden kardeşime bir not yazmam gerektiğini düşündüm. O henüz hayattaydı. Ailemden bana kalan en değerli varlıktı. Ablasını kötü ve hain olarak bilmemeliydi. Ne yapmıştım ki ben bu mahşer gününde herkes bana düşman kesilmişti. Her şeyden habersizdim, çaresiz olduğum kadar, diğer insanlar kadar. Annem ve babam kadar. Ve kardeşim kadar. O daha küçüktü, o bir çocuktu ve ağlıyordu. O satırları yazarken ben de ağlıyordum, güçlükle son kelimeleri yazarken deli gibi titremeye başlamıştım.
" ...Ölümümüz asaletimiz olacak...
Seni hep seveceğim,
Ablan. "
Hıçkırığım boğazımda birikmiş, düğüm olmuştu adeta. Bağırsam, bağıramıyordum. Ağzım kapalı, dişlerim birbirine geçmiş ve gözlerim olabildiğince kısıktı. Tüm bedenim kasılmıştı. Şimdi sadece iniltilerimi duyabiliyordum. Titriyordum... Yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu. Kağıdın üzerine damlayan kanlı yaşlar...
* * *
22.Ocak.2003, Sa:03.50Gözlerimi umarsızca yumarak, ruhumu emanet ettiğim uyku perisi bana o gece ihanet etmişti. Uyanmaya çalışırken, daha gözlerimi açmadan deli gibi titrediğimi hissediyordum. Elimdeki kalemi hala tutuyormuşçasına sıkıyordum avuçlarımı. O karanlıklardan, ölümden kaçmaya çalışırken biri ya da bir şey bana engel olmak istiyordu hep. Kendimi sıkıyordum, teslim olmak gibi bir niyetim yoktu. Kaçtıkça daha da sıkıyordu bu tarifsiz güç boğazımı. Yüreğim buruluyordu sanki zalim bir pençeyle. Uyanmama az kalmıştı, bunun bilincindeydim ama çıkardığım seslerin farkında olmaksızın çırpınıyordum korkunun yatağında.
Geceye yeniden kavuştuğumda, önce hıçkırıklara boğuldum. Yattığım yerden hızla doğruldum. Etrafıma bakındım, karanlıktı... Ve ben nefes nefeseydim. İçeriyi keskin bir kan kokusu doldurmuştu sanki, ya da bana öyle geldi. Kabusumu hatırladım ve yeniden ağlamaya başladım. Odam bomboştu, beni avutacak, sakinleştirecek kimse yoktu, kendime gelmeliydim. Biraz daha doğruldum terden nemlenmiş yatağımın içinde. Çenemin ağrıdığını hissettim bu kez. Dişlerim hala birbirine çivilenmiş gibiydi.
Kendimi serbest bırakıp, derin bir nefes aldıktan sonra gece lambasını açtım. Elimin tersiyle yanaklarımı kuruladım. Ve tam o anda çıldırmış olabileceğimi düşündüm. Yanaklarımda kurumaya başlayan, gözyaşımdan daha yoğun bir sıvıydı. Ve dudağımın kenarını yaladığımda aldığım tat da başkaydı. Sıcak kan...
Loş ışıkta, gece lambasının yanındaki aynaya kör yordamıyla ulaşmayı başardım. Sarı ışığın gölgesinde, aynada gördüğüm kanlı göz yaşlarım beni ikna etmişti;
Oradaydım... Gerçekti... Ve ben savaşı yaşamıştım...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder